Arşiv | roman RSS feed for this section

Huzur’a dair düşünceler

24 Eki

-Nihad Sâmi Banarlı-

Bazı kelimeler vardır ki, şu veya bu devirde edebiyatın, hatta bütün hayatın diline takılıp, uzun zamanlar bu dilden ayrılmaz olur. Şu son yıllar edebiyatında bilhassa şiir lisanına kuvvetle yerleşen huzur kelimesi, bunlardan biridir.

Dokuz, on yıldan beri, bu kelimeyi Türk şiirinde, bir başka şiir unsuru haline koyacak derecede, tılsımlı bir söyleyişle kullanan ilk imzanın kim olduğunu şimdi bilemiyor fakat merak ediyorum. Edebiyat lisanımızın yeni kelimeleri ekseriya frenkçe veya öz Türkçe olduğu halde huzur kelimesi, garip bir istinâ ile, eski dilden ziyade yeni dilde yer etti.

Kelimeyi, yıllardan beri şiirlerini yakından takip ettiğim en genç şairlerin serbest veya muntazam mısralarında defalarca okudum. İçlerinde huzurun ferah verici manasını bilerek ve duyarak kullananlar kadar, bu kelimeyi manasını tanımadan sevip, şiirlerinde, sırf sevdikleri bir kelime olduğu için yerleştirenler de var.

Bana öyle geliyor ki, huzur kelimesi, nice yıllardan beri milletçe, hatta dünyaca aradığımız uzak bir saadetin tılsımlı ifadesidir. Bütün fikir ve medeniyet hamlelerine rağmen bir türlü huzura kavuşamayan bir devir ortasında; hele İkinci Dünya Harbi ve harp sonrası huzursuzluğu içinde; hüsranları ve yoksulluklarıyla yaşamış bir topluluk arasında şiir söyliyen gençlerin, bu kelimeye aşka benzer marazi bir hassasiyetle sarılmaları, ne sebepsiz, ne de mânâsızdır.

Huzur kelimesini nihayet bir roman adında ebedileştiren sanatkâr Ahmet Hamdi Tanpınar oldu. Bu mühim romanın adı, Okumaya devam et

Reklamlar

Kendi yüzümü gösteriyor bakışlarım..

20 Kas

-Fernando Pessoa-

Bir roman kahramanı, okunmuş bir hayat olup çıktım. Hissettiğim her şey, sadece ve sadece (bütün çabalarıma rağmen), yazılmak üzere hissediliyor. Ne düşünürsem anında kelimelere dökülüyor, imgelere karışarak bozuluyor, belli ahenklere kavuşuyor, ne var ki o ahenkler de çoktan başka şeye dönüşmüş oluyor.

Kendimi durmadan silbaştan kurgulamaktan mahvoldum. Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim, ama artık ben değilim. Kendime iskandil salladım, sonra iskandili bırakıverdim elimden; ömrüm, derin miyim, değil miyim diye düşünmekle geçiyor, ama artık bakışlarımdan başka iskandilim yok, baş döndürücü bir kuyunun kara aynasında, kendi yüzümü gösteriyor bana bakışlarım, yüzü onu seyretmemi seyrediyor.

Kaynak: Huzursuzluğun Kitabı, Can, S.196

Türkiye yalnız bir şey olmalıdır…

5 Kas

-Tanpınar-

Nereye baksam düşüncem kendisine mukavemet eden bir şeyle karşılaşmıyor. Çok yumuşak bir toprakta yuva yapmaya çalışan bir hayvan gibi istediğim yere hızımı götürebiliyorum. Fakat bu kolaylık zararlı oluyor. Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın tâ kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye’yi her şey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatimizin adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini… Bir imparatorluğun tasfiyesinden doğduk. Bu imparatorluk Okumaya devam et

Edepsizlik büyüyor..

21 Nis

Snelman ve arkadaşları, yüce Cervantes’in yazdığı dahice bir kitap olan Don Kişot’u hatırlıyorlardı. Bu kitapta İspanyollar, bilinmeyen kahraman şövalyelerin maceralarını anlatan saçma basit romanları okudukları için onlarla dalga geçiliyordu.

İspanya’nın büyük dahilerinden biri eğer bununla savaşmaya karar verdiyse, demek ki ülkenin saçma romanlara hayran kalması göz ardı edilemez, diye tartışıyorlardı Snelman ve arkadaşları. Cervantes İspanya’daki okurların böyle saçma romanları okumalarının zeka tembelliğinin belirtisi olduğunu görüyordu. İnsanlar ülkelerinin iyi yaşam koşullarıyla ilgilenmek istemiyorlar. Halkın ekonomik, Okumaya devam et

Orhan Pamuk’tan alternatif cenaze namazı

27 Şub

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları adlı romanında bir cenaze namazını şöyle anlatır:

“”Namaz?” diye düşündü Refik. Başını salladı. Ayakkabılarını nasıl çıkaracağını düşündü. Eskiden camiye her gelişinde bunu düşünürdü. Eskiden hizmetçilerle, bir de bayramlarda babasıyla gelirdi buraya. Ayakkabılarını bir şey düşünmeden acele acele çıkardı. İçerisi serin ve loştu, küf ve halı kokusu vardı. “Aptes almam lazımdı!” diye düşündü, ama galiba Osman da almamıştı. Sonra kalabalık hızlı hızlı toplandı. Herkes elini göbeğinin üstünde birleştirerek bekledi. Refik, Osman’ın yanında olduğunu gördü. Yüzünde gene kibirli bir anlatım vardı; başını dik tutuyor, insanlara değil, onların üzerindeki bir noktaya, mihrabın mermer kakmalarına bakıyordu, ama ayağında ayakkabı olmadığı, çorapları gözüktüğü için bu kibirli tavrı tuhaf duruyordu. (…) İnanmadığı halde bu hareketleri yapmasının, yere eğilip kalkmasının doğru olmadığını düşündü, sonra düşünmek istemedi ve “Babam öldü!” diye mırıldandı.” (İletişim, 20 Baskı, S.212-213)

*

1. Cenaze namazı dışarıda kılınır.

2. Dışarıda kılınan cenaze namazında ayakkabılar çıkarılmaz.

3. Cenaze namazı, “yere eğilip kalkılmayan” bir namazdır.

4. Bunları bilmek için “sofu” olmak gerekmez.

5. Bunları bilmek için, içinde yaşadığınız ve kendisini tasvir ettiğiniz toplumun kültürünü tanıyan bir “yazar” olmanız yeterlidir.

6. Yazık.

Sivil Denemeler

Hızlanan tarihte aşk

20 Şub

-Milan KUNDERA-

Philip Roth: The Proffesor of Desire

(“Arzu Profesörü”)

Karenina ne zamandan beri Anna’yla sevişmiyordu? Ya Vronski? Anna’yı tatmin edebilmiş miydi? Peki Anna? Frijit değil miydi? Karanlıkta mı sevişiyorlardı, aydınlıkta mı; yatakta mı, halının üzerinde mi; üç dakikada mı, üç saatte mi; romantik sözlerle mi, müstehcen sözlerle mi, yoksa sessizce mi? Hiçbir şey bilmiyoruz. O zamanın romanlarında ask, ilk karşılaşmadan cinsel birleşmenin eşiğine kadar uzanan uçsuz bucaksız araziyi kaplar ve bu eşik, aşılması imkânsız bir sınırı temsil ederdi.

XX. yüzyıl romanında cinsellik adım adım ve bütün boyutlarıyla keşfedildi. Amerika’da, baş döndürücü bir süratle gerçekleşecek olan ahlaki değer değişimini haber veriyor ve ona eşlik ediyordu: Ellili yıllarda hâlâ amansız bir ahlakçılık hüküm sürerken, on yıl gibi kısa bir sürede her şey değişti; ilk flörtleşmeyle cinsel eylem arasındaki geniş mesafe yok oldu. Duygusal tampon bölge artık insanı cinsellikten korumuyordu. İnsanlar cinsellikle doğrudan, acımasızca yüzleşiyordu.

David H. Lawrence’ta cinsel özgürlük, dramatik ya da trajik bir isyan görünümündedir. Kısa bir süre sonra Henry Miller’da lirik bir coşkuyla çevrelenir. Otuz yıl sonra, Philip Roth’ta artık verili, edinilmiş, Okumaya devam et

Anayurt Oteli – Okuma Notları

20 Şub

-Enis BATUR-

I. Havlu

Sayfa: 6, 9, 21-22, 23, 51, 55, 58, 62, 63, 82, 86, 90, 100-101, 129, 146-147, 170.

II. “İki” – ilk on sayfada

iki sigara (s.5), iki sigara (6), iki ucu çiçekli (6), iki kıyısı (6), iki odanın biri (7), iki numara ikinci katta (9), iki yanında (9), iki zenci kız (9), ikinci kattaki iki yataklı oda (10), bir çift göz (10), bir iki iki delik (12), iki kanatlı (12), iki yanındaki iki büyük pencere (12), ikinci kat (12), bir-iki gece (13), iki alçak masa (13), iki abajur (13), ikinci kat (13), iki oda (13), iki oda (13), iki yataklı iki oda (14), iki oda (14), iki kalın ip (14), bin altmış iki (14), iki yıldır (14).

III. Diyalog – 17 Temmuz 1982

-Neden bu kadar sık “iki”yi kullanıyorsun?

-Bilmem.

-Farkında mıydın bunun?

-Hayır, dikkat etmemiştim.

IV. Diğer sayılar – ilk on sayfada

üç gün (s.5), beş şeker (5), altı şeker (5), üçlük (5), sekizde (5), tek şekerli (6), Okumaya devam et