Arşiv | Türkçe RSS feed for this section

Fuzulî Divanı’yla Osmanlıca dersi…

18 Kas

Selahattin Hilav: Her çocuk gibi, ilkokulda okuma öğreniyorsunuz. Aynı zamanda babam bize, bana ve kardeşime, ona bir iki sene sonra, o benden altı yaş ufak, eski yazı öğretmeye başladı. Orada söylediği bir şey var. Çok hoş ve doğru olduğu da yıllar sonra ortaya çıktı. ”Şimdi” dedi, ”çok canın sıkılıyor belki biliyorsun, eski yazı, hiç anlaşılmaz şeyler; hep Fuzulî Divanı’nı okutuyor o zaman. Yani alfabeden falan başlamadık ama sonra bunun faydasını göreceksin.”

Selahattin Bağdatlı: Kaç yaşlarında bu?

Selahattin Hilav: Yedi. ”Sonra” dedi, ”bunun yararını göreceksin, çünkü bunu bilen insan kalmayacak -yani sen yetiştiğin zaman.” Yöntemi ilginç tabi. Bugün odyuvizüel dene yöntem gibi; demek ki böyle bir… şeyleri var. Alfabeyi falan öğretmiyor. Doğrudan doğruya Fuzulî Divanı’nı okutuyor. Kendi okuyor. Yöntem de şu -ve hiç unutmam, Gül Kasidesi’ni okudu ki dört kasideden en zorudur -kendi okuyor, ”tekrar et bakarak” diyor, ”benim söylediklerimi”, bir beyit; tekrar okuyor, ”tekrar et” diyor; ondan sonra gene okuyor, tabii ben bakıyorum harflere; ondan sonra gene okuyor, gene ”tekrar et” diyor. Böyle bir ilk ders; bu bir yarım saat falan sürüyor. Ertesi gün gene başından başlıyor. Bir daha; bu sefer, mesela üç beyiti bir defada geçiyor, ikinci senasta diyelim. Gene böyle, aynı şekilde, üç beyit, üç beyit, bu şekilde gidiyor.Tabii bu çok ilginç bir şey. Şimdi bu böyle bir altı, yedi, sekizü dokuz, on gün filan olunca, yavaş yavaş sesler ile harfler arasında ilişki kurmaya başlıyor insan, tabii bir de çocuk zihni.Ne bileyim, bir buçuk iki ay sonra sökmeye başladım. Anlamasan bile, okumaya başlıyorsun. Ama tabii o, kendisi okuduktan sonra Türkçesini de söylüyordu, yani Osmanlıcasını tabii. Bu şekilde hem Türkçesini öğrenmek hem okumasını hem de harfler arasında ilişki kurmak, aynı odyovizüel yöntem işte.

Kaynak: Selahattin Hilav’la Konuşmalar, YKY

Reklamlar

Yanlışın doğru olduğu memleket..

27 Ağu

-Nihad Sâmi-

Hayli yüksek seviyeli bir okulumuzda öğrenciler, edebiyat öğretmenine sormuşlar: “Beynelmilel ne demektir?”

Öğretmen: “Milletlerin beyni demektir” demiş.

Sınıfta, sözün manasını bilen çocuklar buna şaşıp, kalmışlar. Halbuki bunda şaşılacak taraf yok. Günümüzün istediği ve yetiştirmeye çalıştığı ideal öğretmen budur: Türkçenin on yıl, otuz yıl, yüz yıl önceki sözlerini değil, bir yıl öncekileri dahi bilmeyecek durumda olmak. Bizi, muasır medeniyetlerin ötesine götüren tek başarımız da, esasen, buradadır.

Aynı söz bana, merhum Hıfzı Tevfik Gönensay’ın çok tekrarladığı bir nükteyi hatırlattı: Dünkülerin şâir-i âzam dedikleri Abdülhak Hâmid, karısı Lüsyen Hanım ve Hıfzı Tevfik, bir lokantada yemek yiyorlarmış Lüsyen Hanım, listeye bakmış ve garsona:

– Bana bir beyin getirin! demiş. Hâmid, hemen nükteyi yapıştırmış:

– Evet, bir beyin getirin de mâbeynimizde taksim edelim.

*

İşte bütün bu beyin, beyn ve mâbeyn misali sözler hep eski beyinlerde kaldı. Şimdi ise beynelmileli bilmek için dahi kimseye beynin lüzumu yoktur.

Filhakika:

Beynelmilel İzmir Sergisi

Milletlerarası İzmir Sergisi

Arsıulusal İzmir Panayırı

Enternasyonal İzmir Fuarı

Uluslararası İzmir Fuarı v.b.

gibi, yalnız bir serginin adını yedi defa değiştiren bir toplumda beyni olan ya da beyni kalan bir dil aramak beyhudedir. Biz, şimdi, millet halinde bu edebiyat öğretmeninin söylediğini doğru bulmaya mecburuz. Bu devirde rahat edebilmemiz için tek çare budur.

Kaynak: Meydan mecmuası, 6.7.1965

Yahya Kemal Türkçesi

31 May

Nihad Sâmi BANARLI-

Eski şiirde bir Yûnus Emre Türkçesi vardır. Büyük panteist, coşkun ruhundaki ilâhî aşkı, böyle bir aşk için dile gelmiş sâf ve samîmi bir Türkçe ile söylemenin sırlarını bulmuştur. Yûnus’un XIII. asır Türkçesine görülmemiş, duyulmamış bir ifâde kudreti kazandırması bundandır.

Eski şiirde bir Nevâî Türkçesi vardır: XV asrın Türkçeye vurgun şâiri, bu dilin âdeta Türkiye topraklarındaki geleceğini keşfetmiş gibi, Orta Asya Türkçesine bir mûsikî lisânı olmanın imkânlarını vermiştir.

Eski şiirde bir Fuzûlî Türkçesi vardır: Fuzûlî de tıpkı Nevâî gibi, dikenli bahçelerde gül dermenin zevki ve şevki içindedir: Mecnûn’un Leylâ’yı sevmesi kadar üstün bir Türk dili sevgisiyle “Ben diken gibi sert bilinen Türkçeyle gül yaprağı gibi şiirler söyleyeceğim” demiş ve aziz lisânımızı gerçekten gül yaprağı gibi ince renkli söyleyişlere ulaştırmıştır.

Onlar, Türkçenin büyük âşıklarıydı. Onun için ebedî oldular.

*

XX. asır şiirinde de böyle bir Yahya Kemal Türkçesi vardır. Yahya Kemal Türkçesi, lisânımızın büyük fırtınalar geçirdiği bir çağda, Türkçenin sesine, mimarisine, ruhuna ve dehâsına sâdık kalmak yoluyla bu lisânı kendi devrinin şahikasına ulaştırmıştır.

Yahya Kemal Türkçesi ne bir tesadüfün, ne de Okumaya devam et

Medeni Lehçe

31 May

-Ahmet HAŞİM-

“Fikirlerine emin mahfazalar bulamayan bir medeniyetin, tefekkür kabiliyetini kaybetmekte gecikmeyeceğinden hiç şüphe etmemelidir.”

Terbiye mütehassısı bir Fransız cidden sabr-ı Eyüp isteyen garip bir tecrübeye girişmiştir. Temps gazetesinin nüshasını vücuda getirmek için her gün kullanılan kelimelerin adedini saymış ve bu hesap neticesinde, gazete heyet-i tahririyesinin, karilerle (okurlarla) anlaşmak için, ayrı ayrı manaları hâiz olmak üzere, günde 3 bin 838 kelime kullanmak mecburiyetinde olduğunu tespit etmiştir.

Bu tecrübe netayici (sonuçları) itibariyle mühimdir.

1. Medeni dünyanın bir gününe ait şuûnu (haberlerini) nakleden bir gazeteyi, baştanbaşa okuyup anlamak için, kariin 4 bin kelimelik bir lehçeyi temellük etmiş (sahiplenmek) olması lazım geliyor. Zamanımızda vasat derecede bir fikri terbiyenin zekâya verdiği inkişafın Okumaya devam et

Medeniyet Şifresinin Miftahı

16 Ara

-Refik Halid Karay-

Bir inkılap şimşeğinin kesin ışığı altında Anadolu Türkü nihayet medeniyet şifresinin miftahını eline geçirdi; şimdiye kadar bön bön uzaktan bakıp şaştığı, zihnine sığdıramadığı ve künhüne varamadığı irfan muamması artık bu tılsımlı anahtar sayesinde bütün çetinliğini kaybetmiştir. Medeniyet şimdi açılmaz bir kapı, aşılmaz bir uçurum, uçulmaz bir tepe, varılmaz bir ülke değildir. Eski elifbanın bukağılarından kurtulan ayaklarına taktığı bu kanatlı esatir çarıklar ile irfan âlemini, içinden ve üstünden seyretmek, bilip öğrenmek imkanını bulmuştur.

Bu bir tılsımlı muskadır. Gençlik onu zihnine soktu. Artık hayat mücadelesine çıkan gencin elinde Gordiya düğümünü ikiye biçen İskender’in kılıcı, insan ve hayvanlara aynı zamanda hükmeden Süleyman’ın mührü ve duvarların arkasını, dağların ardını gösteren Alaeddin’in feneri vardır. Henüz manasını, kıymetini anlamayarak hayran hayran baktığı bu acayip cifir, ona istikbalde bir hazine vaat ediyor.

Göklerin yıldızlar ile deryaların incileri arasında güzel ve kıymetli ne varsa hepsi bu hazinenin içinde ve anahtarı da artık gençliğin, milletin elindedir.

Yeni Türk alfabesi, bu millet ile Avrupa milletleri arasında üç yüz senelik farkı, Okumaya devam et

Tahakkül ne demek?

30 Mar

 

  1. ntvmsnbc internet sitesinde, 29 mart 2011 tarihli bir haber: “İnalcık: Kaddafi cahil”
  2. Haberde, İnalcık’ın ağzından bir cümle: “Arap dünyasını Avrupa tahakkülünden kurtarıyoruz”
  3. Halil İnalcık, Türkçe bilmiyor olabilir mi?
  4. ntvmsnbc editörleri ne iş yapıyor?
  5. “Tahakkül” ne demek?
  6. Uydurmak, tehlikeli bir hastalıktır.

Eskici

9 Şub

-Refik Halid Karay-

Vapur rıhtımından kalkıp tâ Marmara’ya doğru uzaklaşmıya baş­layınca yolcuyu geçirmeğe gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

“Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.”

Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanla­rın uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.

Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konukomşunun yardım ile halasının yanına, Filis­tin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.

Hasan vapurda eğlendi; giril giril işliyen vinçlere, üstleri ya­zılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya baka­rak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmaları ile de güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.

Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk al­dı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul’ daki gibi:

“Hasan gel!”

“Hasan git!”

Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline gir­mişti:

“Taal hun yâ Hassen.”

Diyorlardı, yanlarına Okumaya devam et