Rüya Kayıtları

gökdelen

Meydandaki gökdelenin önündeyim. Asansör gözüme ilişiyor. Yıllardır gökdelene girmediğimi düşünüyorum. Çocukluğumda birkaç kez girmiştim. Yukarıda babamın ofisi vardı. Geniş bir odada çalışıyordu. Asansör tahrik ediyor. Yıllar sonra bir kez daha bu kente yirminci kattan bakmak istiyorum. Gökdelenin yirmi katlı olduğuna dair bir bilgim var. Doğru mu, hatırlamıyorum aslında. Asansöre yöneliyorum, kapı açılıyor, bir kadın çıkıyor içinden, ben biniyorum, yirmi’ye basıyorum, onca kat boyunca hiç kimse binmiyor asansöre, tek başıma yükseliyorum. Yirmide iniyorum. Yirminci kat, eski Ankara otobüs terminaline benziyor. Orası aklıma gelince keskin bir lahmacun kokusu duyarım. Acılı. Yirminci katın duvarları yok. Kenarlar açık. Dışarıyı görebileceğimi sanmıyordum. Sonra bir merdiven dikkatimi çekiyor. Yirmiden yukarı uzanan küçük bir merdiven. Müthiş bir ışık geliyor yukarıdan. Çıkıyorum. Bir köye çıkıyor bu merdiven. Etrafta tavuklar, inekler, köylü kadınlar, toprak yollar var. Kale civarının eski Ankara’sı olabilir mi, olamaz, daha eski. Kara çarşaflı bir dilenci yanıma sokuluyor, para istiyor, kadının gözleri hiç tekin değil, evet gözlerini görüyorum, beni oradan aşağı iteceğini düşünüyorum, gökdelenin tepesindeki köye ulaşmış olmakla birlikte, yükseklik bilincim halen mevcut, köydeki gezintime bir düşme endişesi eşlik ediyor, kadından hızla uzaklaşıyorum, kaçarcasına, yirminci kattan yukarı çıktığım merdiveni arıyorum, bulamıyorum, köylü adamlar bana bakıyorlar, birden içinde bulunduğum ortamın fotografik değerini fark ediyorum, yaşlı bir amcanın siyah-beyaz fotoğrafını çekiyorum, o makine elime nerden geçti belli değil, rüyada siyah-beyaz fotoğraf çekmek ne demek, o da ayrı. Bir minare görüyorum, onu da çekiyorum, satuk buğra han türbesinin hemen yanındaki caminin minaresine benziyor, birkaç kare pozluyorum, sonra merdiveni aramaya devam ediyorum, fotoğraf makinesi artık yok. nihayet merdiveni buluyorum. Aşağı iniyorum. Bir odadayım. Beyaz türbanlı kadınlar. Kur-an okuyorlar. Özel bir gün olmalı. N hala çıkıyor karşıma. Kur-an okuyan kadınlardan biriymiş. 50 lira sıkıştırıyor cebime. Bu güne özel bir ritüelmiş. Son sahne olarak parayı hatırlıyorum. Oradan başka bir rüyaya geçmiş olabilirim, başka bir rüya ne demek, rüyalar arasında geçiş nasıl oluyor, hatırlamadığım parçalar nereye gömülüyor, bilmiyorum. Sabah aklımda kalan iki şey: asansör ve merdiven. e.

*

kuğu

ü. ile içiyoruz, dikdörtgen, beyaz bir masadayız, çocukluğumun geçtiği mahalledeki evimizde böyle bir masada kahvaltı yapardık, o masaya benziyor,50 metreileride yabancılardan oluşan bir kalabalık var, olga’yı görüyorum, belaruslu, o esnada londra’daki arkadaşım i. bizim masaya geliyor, i. rusça biliyormuş, o an buna inanıyorum, olga’yı gösteriyorum, ona git ve bizi göster diyorum, i. gidiyor, olga anlamıyor, i. ısrarla ü. ve benim oturduğum masayı gösteriyor, şu çocuklar senden çok hoşlanmış diyor, herkes şaşırıyor, olga bize doğru yürüyor, olga bize yaklaştıkça çinli bir erkek oluyor, tam önümüzde duruyor, gözümüzün içine bakıyor, bu olga değil diyorum, hep beraber kalkıyoruz, bir anda kendimizi bir denizin içinde buluyoruz, belaruslu olga sandığım çinli erkek, bir yaşında bile olmayan çinli bir bebek olmuş, onun olga olup olmadığını anlamak için suya batırıp çıkarıyoruz, çinli bebeği suya batırıp çıkarma işlemini üçüncü bir kişi yapıyor, ü. ve ben izliyoruz, üçüncü kişiyi bilmiyorum, hatırlamıyorum, bebeği suya batıran üçüncü kişi an be an değişiyor olabilir, ara sıra tanıdık yüzler oluyor sanki, bi ara kuzenimi gördüm gibi, bebek sudan her çıkışında “untill” diye bağırıyor, ingilizce konuşan çinli bebek, ve biz onun belaruslu bir kız olduğunu düşünüyoruz, ne rüya ama, bebeğin olga olmadığına ikna oluyoruz, bebeğin babası çin iç savaşında ölmüş, bebeği suya batıran kişi, bebeğin babasının savaşarak ölmediğini söylüyor, “ne önemi var” diyorum “savaş şartlarında öldü ve onun babası bir kahramandı, o da ölebilirdi, hepimiz ölebilirdik” diyorum, sessizlik oluyor, ayfona gelen bir son dakika haberi ile uyanıyorum, türk meclisinde kavga olmuş, haberi okuduktan sonra telefonu yatmadan evvel okuduğum kitabın üzerine koyuyorm, jung chang’ın yaban kuğuları.

*

kompozisyon
kompozisyon dersindeyiz. konu, ölüm. bir çocuk ayağa kalkıyor. konu, ‘ölüm ve diriliş’ olmalı. ya da öyle bir şey.
tiyatro gibi. bir sahne var. çocuk, sahneye çıkıyor. bir baştan diğerine doğru yürüyor. ‘ben şimdi öldüm’ diyor. sahnenin en solundaki kapıdan çıkıyor. sağdaki kapıdan tekrar giriyor ve ‘dirildim’ diyor.
saçma geliyor ama saçma mı değil mi, karar veremiyorum..
ben ne yazsam diye düşünüyor, endişeleniyorum.
f, kalkıyor ayağa.
şu âna kadar, diyor, ‘hayat boyu hep hastaları aradım..’
ama bundan sonra, diye ekliyor, sesi titremeye başlıyor, ‘değişecek’ diyor, ‘her şey değişecek!’
bunu anlatırken ağlamaktan çekinmeyeceğini söylüyor, her şeyin değişeceğini tekrarlıyor..
‘artık uyandım’ diyor. f, neden bu kadar kişi önünde kendi hastalığını itiraf ediyor, anlam veremiyorum.
yağmur var. charles dickens okuyorum.
kafe’de yiyecek bir şey yok.

*

sinema
sinemadayız.
anons yapılıyor: kırk dakika ara. kırk dakika’nın çok uzun olduğunu, film aralarında kısa film gösterseler güzel olacağını söylüyorum. ara boyunca, aynı mevzuyu tartışıyoruz, kız meselesi, zırva. yiyecek bir şeyler almak geliyor aklıma, süreyi merak ederken, yine bir anons: beş dakika beş saniye kaldı.. çıkıyorum, sinemanın dışı, park gibi bir yer. tuvalete gidiyorum, sonra da büfeye,  iki süt ve bir de şeker gibi bir şey alıyorum, 13 kuai, 15 veriyorum, iki kuai para üstünü alıyor adam ama bana vermiyor da arkasındaki bir kutuya atıyor, isteyemiyorum, neden acaba, diye düşünürken adam bana gülüyor, aklın nerede senin, diyor. adam, bildiğim, karadenizli, renkli gözlü, sarışın bir yüz, bildiğim ama çıkaramadığım bir yüz.
dönüşte, koşuyorum, sokak köpekleri de benle koşuyor, uzun süre gitmiyorlar peşimden, sonra kurtuluyor, binaya giriyorum tekrar, sokak köpeklerinden bir kentin nasıl kurtarılacağını düşünüyorum, binanın içi, hutonglar gibi eski ve dar sokaklardan oluşuyor, kimse yaşamıyor gibi, istikameti bilerek ilerliyorum, kadın sesi, ıkınan kadın sesi ve ağlayan bebek sesi, sese doğru gidiyorum, konuyu biliyor gibiyim, sanırım, kadının biri yeni bir hayata başlayacak, her şeyin yeni bir başlangıçla mümkün olduğuna dair bir şeyin daha önce konuşulduğunu bilerek gidiyorum, sağa dönùyorum, bir adamla karşılaşıyorum, adam şaşırarak bana bakıyor, yaptı mı diyorum, evet diyor, adam doktormuş, nasıl yaptığını soruyorum, ‘kendini doğurdu’ diyor, anlamıyorum, kadın çıkıyor, kadın doğum yapmış gibi, çok terli, fakat hâlâ hamile, karnı çok büyük. ben, buraya filmden vazgeçip de mi girdim, yoksa filmin içine mi girdim, bilmiyorum.

*

ızdırap
emrah, mahalleden çingene emrah, sizin ilişkiniz n’oldu, diyor, hangi ilişki diyor, kızıyorum, n konuyu kapatmaya çalışıyor, belli ki bir yalan var ortada, anlatıyorum baştan, bu esnada kıza araba çarpıyor, sorun yok, bir ara yürüyoruz, n kolumu bırakmıyor, çok ters konuşuyorum, dayanamayıp büküyorum kolunu, ittiriyorum, bu senin hoşuna gidiyor biliyorum, diyorum, tepki göstermemem, kayıtsız olmam gerektiğinin farkındayım, bunları soylüyorum ve herkes duyuyor, her hasta gibisin, diyorum, tipik, bilinçsizce yürüyor, yola çıkıyor, yürürken giderek küçülüyor ve göz göre göre gelen arabanın önüne çıkıyor, araba çarptığında, kafası tampon hizasında olacak kadar küçülmüş, kısalmış, sırt üstü yerde yatıyor, yerde ama gülüyor, aşağılanmaktan, acı çekmekten duyduğu bir haz ile gülüyor.

*

rüya’nın zaman’la oynadığı müthiş oyun..

rüya’nın beni büyülemesinin bir başka nedeni de, zaman’la oynadığı müthiş oyundu. kaç kez, bir gecede, bir gecenin bir dakikasında, çok uzaklarda kalmış, o dönemde yaşadığımız duyguların hiçbirini seçemeyeceğimiz mesafelere sürülmüş zamanların süratle gelip üzerimize çöktüğünü, zannettiğimizin aksine, solgun yıldızlar değil de, dev uçaklarmış gibi ışıklarıyla gözlerimizi kamaştırdığını, eskiden barındırdıkları her şeyi tekrar görmemizi sağladığını, yanı başımızda oldukları duygusunu, şaşkınlığını ve netliğini yaşattığını ve sonra, uyandığımda, beni kayıp zaman’ı yakalamanın bir yolunu bulduğum yanılgısına düşürecek şekilde, mucize eseri katettikleri mesafeyi ters yönde aşarak tekrar uzaklaştığını görmemiş miydim?

m.proust, yakalanan zaman, yky, s.217

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: