Tag Archives: ahmet hamdi tanpınar

Türkiye yalnız bir şey olmalıdır…

5 Kas

-Tanpınar-

Nereye baksam düşüncem kendisine mukavemet eden bir şeyle karşılaşmıyor. Çok yumuşak bir toprakta yuva yapmaya çalışan bir hayvan gibi istediğim yere hızımı götürebiliyorum. Fakat bu kolaylık zararlı oluyor. Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın tâ kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye’yi her şey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatimizin adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini… Bir imparatorluğun tasfiyesinden doğduk. Bu imparatorluk Okumaya devam et

Reklamlar

Akşam bütün dişlerimi söktüm, kendi elimle..

23 Haz


-Dücane CÜNDİOĞLU-

Ahmed Hamdi Tanpınar: Doğdu. İçti. Öldü. Sigara içti. İçki içti. Aşk şarabın içti.

Doğum tarihi: 21 Haziran 1901.

Vefat tarihi: 24 Ocak 1962.

“Yedin beni Türkiye!” diye diye çığlıklar atarak ölüme yürüdü. Yürürken kendisi kendisini yedi. Beynini yedi. Gönlünü yedi. Organlarını yedi. Kendini yedi. Yaşamına kasteden gerçekte yine kendi oldu. Her büyük sanatçı gibi. Ölürken yarattı. Ölürken, yani ölümüne.

– “Yazık ki ihtiyarım artık!”

Tanpınar, yaşlılığını sık sık eser veremeyişinin sebepleri arasında sayar. Bir defasında (26 Aralık 1960) şöyle inler:

– “Evvelisi akşam bütün dişlerimi söktüm, kendi elimle.”

Ömrünün bütün dişlerini. Ve tabii ki kendi eliyle. Her büyük sanatçı gibi.

1938 yılında ciğerlerinden rahatsızlanır ve senatoryuma yatar. Yani daha kırkına gelmeden hastalanmıştır. 37 yaşında. Ciğerlerinden.

25 Ağustos 1953’te şöyle der: “Hayatımda aşk yok. Beni yalnız o diriltebilir.”

Ve ardından da şöyle der: Okumaya devam et

Tanpınar’ın Ankara’sı..

23 Haz


-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü.

Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir.

Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhalarıburada geçmiştir. Selçuk zamanında Bizans’ın Anadolu içinde son savleti 1197 yılında burada kırılmıştır. Kılıç Arslan’ın ve Melik Danişmend’in müşterek zaferi olan bu muharebeden sonra Bizans kartalı bir daha Anadolu’da uçamaz. Yıldırım, Timurlenk’le, yani talihinin zehirden acı yüzü ile yine Ankara’da karşılaşır.

Kısacası Anadolu kıt’asının kaderinde az çok değişiklik yapan vak’aların çoğu onun etrafında gelişir. Bu hâdiselerin en mühimi şüphesiz en sonuncusu olan İstiklâl Savaşı’dır. Bu muharebe sadece Türk milletinin kendi hayat haklarını yeni baştan kazanmış olduğu harp değildir. Hakikatte 26 Ağustos sabahı Dumlupınar’da gürleyen toplar, iktisadî ve siyasî esaret altında yaşayan bütün şark milletleri için yeni bir devrin başladığını ilân ediyordu. Onun içindir ki bundan böyle her zincir kırılışının başında Ankara’nın adı geçecek ve her hürriyet mücadelesi, Sakarya’da, İnönü’nde, Afyon’da, Kütahya ve Bursa yollarında ölenlerin ruhuna kendiliğinde ithaf edilmiş bir dua olacaktır.

Atatürk’ün hemen herkesin gördüğü, mektep kitaplarına kadar geçmiş bir fotoğrafı vardır. Anafartalar ve Dumlupınar’ın kahramanı, son muharebenin sabahında tek başına, ağzında sigarası, bir tepeye doğru ağır ağır ve düşünceli çıkar. İşte Ankara Kalesi muhayyilemde daima ömrünün en güneşli saatine böyle yavaş yavaş çıkan büyük adamla birleşmiştir. Bu şaşırtıcı terkip nasıl oldu? Eğer böyle bir şey lazımsa vatanın her tepesinde aynı şekilde tahayyül ve tasavvur etmem icabeden bir insanla bu kale bende nasıl birleştiler? Bunu hiçbir zaman izah edemem. Bu cins yaklaştırmalar insan muhayyilesinin en sırlı tarafıdır. Bildiğim bir şey varsa bir gün, bu fotoğrafa bakarken Ankara Kalesi kendiliğinden gözlerimin önüne geldi ve ben bir daha bu iki hayali birbirinden ayıramadım.

1928 sonbaharında Ankara’ya ilk geldiğim günlerde Ankara Kalesi benim için âdeta bir fikr-i sabit olmuştu. Günün birçok saatlerinde dar sokaklarında başıboş dolaşır, eski Anadolu evlerini seyrederdim. Bu evlerde yaşadığımdan çok başka bir hayat tahayyül ederdim. Onun içindir ki Yakup Kadri’nin Ankara’sının Okumaya devam et

Ankara

17 Şub

-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü.

Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir.

Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhaları Okumaya devam et

Milli hayat, devamlılıktır..

19 Oca

-Ahmet Hamdi Tanpınar-

Tanzimat’tan beri itiyat edindiğimiz görüş tarzı bizi kendi tarihimizden uzaklaştırmış yahut bizi ona hiçbir şeyi layıkıyla göremeyeceğimiz bir gözle bakmaya alıştırmıştı.

Belki tarihi her zamandan fazla biliyorduk. Fakat “historicite” denen şeyi, tarihîliği, fert için olduğu kadar milli hayat için de çok lüzumlu ve zaruri olan ve hepimizi bir ağacın kökleri gibi asırların içinden doğru besleyen düşünceyi kaybetmiştik.

Zaman ve hadiselerin okyanusunda, birtakım isimlere ve müphem duygulara, müphem hatıralara tutunarak, onlarla döğüşerek yüzüyorduk. Burada yüzüyorduk kelimesini tesadüf olarak kullanmadım. Köksüz şeyler daima yüzer, Okumaya devam et

Takdir etmek gerek

6 Eki

-Rüşdü Paşa-

Takdir etmek gerek. Takdir etmek, sanat için imkân veriyor. Hürriyet.

Doğru söyle. Gerçek ol. Hemen hareket et. Tutkulu ol ve bildiklerini anlat. Ve durmasını bil. Nerede duracağını bilmek bir sezgi olayıdır. Bilgiden üstte.

Kadının sahteliği, hakiki olmak için çıkış sağlar. Kadın, toplumsal bir yer değiştirmedir Bir hanımefendi, bir fahişe gibi olmalıdır. Bir fahişe de bir hanımefendi gibi. İşte kadın diyalelektiği budur. Kadından kurtulmak sezgisel olarak mümkün.

Kadının olmadığı herhangi bir yer kütüphane oluyor. Okumaya devam et

“Saatin Ayarı İnsan’dır!” Peki, ya insan’ın ayarı?

18 Eyl

 

 -Emre DEMİR-

kursatemredemir@yahoo.com 

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında”

 

Hayat, yazmak için midir, yaşamak için mi? Yazmak ve yaşamak, bir arada mümkün mü? Adorno’ya göre, aydın kişi, özellikle felsefeye yatkınsa, pratik yaşamdan kopuktur. Tersi de geçerli gibi: pratik yaşamın ustaları, düşünme yetisinden yoksunlaşıyor. Cambaz bir filozof veya filozof bir cambaz olabilir mi?

Tanpınar: “Öteden beri Cenab-ı Hakk’ın, insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlahi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum” diye yazıyor, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde.

İyi kötü yaşamak. Varoluşun temel prensibi bu olmalı. Yazmak, insanın haddine mi? İlk emir olarak, “oku” deniyor. Hakikat, yazmada değil, okumada gizli. Borges’i çağrıştırıyor: büyük yazarlar, büyük okurlardır. Şunu söyleyebiliriz: saatin ayarı insan, insan’ın ayarı, okumaktır. Okumaya devam et