Tag Archives: ahmet haşim

Medeni Lehçe

31 May

-Ahmet HAŞİM-

“Fikirlerine emin mahfazalar bulamayan bir medeniyetin, tefekkür kabiliyetini kaybetmekte gecikmeyeceğinden hiç şüphe etmemelidir.”

Terbiye mütehassısı bir Fransız cidden sabr-ı Eyüp isteyen garip bir tecrübeye girişmiştir. Temps gazetesinin nüshasını vücuda getirmek için her gün kullanılan kelimelerin adedini saymış ve bu hesap neticesinde, gazete heyet-i tahririyesinin, karilerle (okurlarla) anlaşmak için, ayrı ayrı manaları hâiz olmak üzere, günde 3 bin 838 kelime kullanmak mecburiyetinde olduğunu tespit etmiştir.

Bu tecrübe netayici (sonuçları) itibariyle mühimdir.

1. Medeni dünyanın bir gününe ait şuûnu (haberlerini) nakleden bir gazeteyi, baştanbaşa okuyup anlamak için, kariin 4 bin kelimelik bir lehçeyi temellük etmiş (sahiplenmek) olması lazım geliyor. Zamanımızda vasat derecede bir fikri terbiyenin zekâya verdiği inkişafın Okumaya devam et

“Yakup Kadri bu dünyaya tok ve yorgun gelmiştir”

23 Nis


Ahmet HÂŞİM

 

Nur Baba münasebetiyle

Nur Baba hikâyesinin intişarı, Yakup Kadri’yi ruzmerre hayatımızın ilk saf vakayiine çekti. Şahsi bin türlü münakaşaların mevzuudur, ismi her ağızda dolaşıyor. Denilebilir ki bütün İstanbul Nur Baba’nın badesiyle sarhoştur. Fakat halkın yeni tanımağa başladığı bu isim, biz aşinaları için, on üç seneden beri, bir insana mukadder olabilecek isimlerin en güzeli ve en sihirlisiydi.

Yakup Kadri, otuz beşi geçen nesle mensuptur. Bugün Türk hassasiyetine rakipsiz hakim olan bu nesil, edebiyatta Yakup Kadri’yi yetiştirmiş olmakla şan ve şerefinden emin ve varlığından mübalağa ile mağrurdur.

Fransız hâkimi Hippolyte Taine, eseri sanatkâra vasl ve rapteden alâkanın sıklığına dair ne söylemiş olursa olsun, bizde Yakup Kadri’ye gelinceye kadar, bilhassa edebiyatta, eserle müessir, yekdiğerine hiç benzemeyen ayrı şeylerdi. Her muharrir, ya kalın ses çıkaran bir cüce veya düdük sesli bir devdi; sesten boya intikal edilemezdi. Niceleri yırtıcı birer kurttu, gecelerin karanlığında arslanların sesini taklit ettiler; niceleri leş yiyici murdar kuşlardı, baharda bülbüller gibi öttüler. Körler, alemin bahar ve hazanından bahsettiler, cılızlar “kuvvet”i öğretmek istediler; timsahlar gözyaşı döktüler; alçaklar faziletten dem vurdular. Kalem ve kağıt bunların başlıca vasıtalarıydı.

Hâlbuki eserinin her satırını, insanlığının altınlarından nesceden Yakup Kadri’de şahıs ve eser, yekdiğerine aydınlıktan karışan iki meşaledir. Yakup Kadri’nin hiçbir yeniliği olmasaydı bile, Okumaya devam et

Mürteci Mimari

15 Kas

-Ahmet Haşim-

“İttihat ve Terakki” yalnız siyasî bir fırkanın adı değildi; yarım yamalak tarihî malumatın ve ham bir zevkin menbalarından akıp gelen ilmî ve bediî bir cereyanın da ismiydi. Bir taraftan, sözde inkılâpçı ve yenilik taraftarı olan İttihat ve Terakki edebiyatı, diğer taraftan, ruh ve manada garip bir maziperestlikle malûldü: Bu edebiyat “hâl”den müteneffir, “mazi”ye hayran, “şehir”den mütehâşi, “köy”e doğru girizandı.

Çoban türkülerinin şaheserleri yendiği ve tozlu kıyafethanelerden fırlayan kırmızı şalvarlı hortlakların tiyatro sahnelerinden taşarak, korkunç bir maskara alayı halinde hayata akın ettiği zamanlar, “merkez-i umumî”nin iyi günlerine tesadüf eder.

İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü kıyafeti düzüp ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir de düdük verirken, mimariye de bir cübbe ve bir sarık giydirmişti: Bu siyasetin mimarisi türbe ve medreseyi taklit eder. İşte o tarihten beridir ki İstanbul’un her tarafında bu biçim binalar inşa etmek ve bu mimariye de “Milli Mimari Rönesansı” ismini vermek adet oldu. Hâlbuki “nevzat” dedikleri, hakikatte, sâlhurde bir ihtiyar idi.

*
Asrımızın kendine mahsus bir mimarisi olmadığı ve Okumaya devam et

Müslüman Saati

22 Eki


-Ahmet Haşim-

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır.

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslûb-ı hayata göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebettar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namütenahi bahçe ve saatler, orada açan, gâh sağa gâh sola mail, güneşten rengârenk çiçeklerdi.

Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkâtın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, Okumaya devam et

Sağdan Yazı

6 Eki


-Ahmet Haşim-

Yeni bir harf inkılabının birçok kıymeti arasında bir ehemmiyetlisi vardır ki, ancak Avrupa şehirlerinde seyahat etmiş olanlar bilir.

Bir gün Paris’te, hayvanat bahçesinde, maymunlar kafesi karşısında dururken, hatırıma gelen bir şeyi defterime yazayım dedim. Daha ikinci satırı tamamlamadan, etrafımda tabii olmayan bir sessizlik hasıl olduğunu hissettim.

Başımı kaldırdım. Bir de ne göreyim: Herkes maymunları bırakmış, sağdan yazı yazan adama hayretle bakıyor. Hemen defterimi cebime koydum ve çoluk çocuğa tuhaf bir manzara arz etmiş olmaktan mahcup, oradan süratle uzaklaştım.

Bu suretle öğrendim ki, eski yazımızın yazılırken temaşası, bir Avrupalı seyirci kitlesini maymunlardan bile daha fazla eğlendiriyor.

Paris, 1928

Kaynak: Paris, Frankfurt yahut Hiç! / Notos Kitap, 1. Basım, Eylül 2008, S.52-53

Yeni bir şair hakkında birkaç satır

22 Mar

-Ahmet Haşim-

Bundan on beş, on altı sene evvel, Galatasaray lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, aruz vezninin mukassi darlığı içinde ciğerlerinin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek, Régnier ve Verhaeren’in Fransız nazmında yaptıkları inkılâbın tesiri altında, Türkçe şiir için, rüzgara göre dağılan, toplanan, sönen, canlanan, bir çoban ateşi tarzında, his tahavvüllerine ve ahenk zaruretlerine tâbi serbest bir vezin düşünmüş ve bunu “Yollar” ve “O belde” isimli iki manzumemde tatbik etmiştim.

Halk denilen büyük denizin fırtınalarına asla çıkamamış ve daima korkak kuğular gibi, havuz genişliğinde dar bir sahada kalmış olan diğer şiirlerim gibi “Yollar” da yeni şekliyle ancak mahdud bir genç zümresi içinde merakı tahrik etmiş ve bazı şiddetli münakaşalara mevzu teşkil etmişti. Bu münakaşalar sırasında, serbest nazmımın hakikatte bir “serbest müstezat” olduğunu, nazariyatta yed-i tulâ sahibi olanlardan öğrendim.

“Yollar” ve “O belde”nin intişarından sonra serbest müstezat genç nesillere mensup bazı şairler tarafından tatbik edilmek istenildiyse de yapılan bütün tecrübeler, âhenk itibariyle, kâfi bir muvaffakiyet temin ediyor görünmemişti.

“Serbest müstezat” aynı manzumade ancak bir bahrin muhtelif evzanını kullanmak hususunda serbestî verirken, bu hususiyete dikkat etmeyen şairlere, her iki mısrada bir bahir değiştirmekle, şiirin musikisinde gayr-ı mahsüs dereveler yerine, birbirini tutmaz sesler, atlama vücuda getiriyorlardı. Esasa riayet edilmeksizin yapılan bu Okumaya devam et

Medeniyetin ölçüsü, bekârlara sağladığı rahatlıktır

23 Eki

 

-Ahmet Haşim-

 

Bir şehrin medeniyet ölçüsü nedir? Bekâra temin ettiği rahat derecesi.

Toplu yaşamak, insana mahsus bir hüner veya bir fazilet değildir. Güvercinler, martılari koyunlar da gözümüzün önünde böyle yaşamıyor mu? Tek başlarına zayıf ve aciz kalan bütün hayvanlar, sürü halinde olmaya mecburdur. Cemiyetin en iptidai hücresi aile kümeciğidir. İzdivaç, içtimai bir insan icadı olmaktan ziyade tabiatın zorla birçok hayvana kabul ettirdiği yaşayış tarzıdır. Okumaya devam et