Tag Archives: ankara

Tanpınar’ın Ankara’sı..

23 Haz


-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü.

Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir.

Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhalarıburada geçmiştir. Selçuk zamanında Bizans’ın Anadolu içinde son savleti 1197 yılında burada kırılmıştır. Kılıç Arslan’ın ve Melik Danişmend’in müşterek zaferi olan bu muharebeden sonra Bizans kartalı bir daha Anadolu’da uçamaz. Yıldırım, Timurlenk’le, yani talihinin zehirden acı yüzü ile yine Ankara’da karşılaşır.

Kısacası Anadolu kıt’asının kaderinde az çok değişiklik yapan vak’aların çoğu onun etrafında gelişir. Bu hâdiselerin en mühimi şüphesiz en sonuncusu olan İstiklâl Savaşı’dır. Bu muharebe sadece Türk milletinin kendi hayat haklarını yeni baştan kazanmış olduğu harp değildir. Hakikatte 26 Ağustos sabahı Dumlupınar’da gürleyen toplar, iktisadî ve siyasî esaret altında yaşayan bütün şark milletleri için yeni bir devrin başladığını ilân ediyordu. Onun içindir ki bundan böyle her zincir kırılışının başında Ankara’nın adı geçecek ve her hürriyet mücadelesi, Sakarya’da, İnönü’nde, Afyon’da, Kütahya ve Bursa yollarında ölenlerin ruhuna kendiliğinde ithaf edilmiş bir dua olacaktır.

Atatürk’ün hemen herkesin gördüğü, mektep kitaplarına kadar geçmiş bir fotoğrafı vardır. Anafartalar ve Dumlupınar’ın kahramanı, son muharebenin sabahında tek başına, ağzında sigarası, bir tepeye doğru ağır ağır ve düşünceli çıkar. İşte Ankara Kalesi muhayyilemde daima ömrünün en güneşli saatine böyle yavaş yavaş çıkan büyük adamla birleşmiştir. Bu şaşırtıcı terkip nasıl oldu? Eğer böyle bir şey lazımsa vatanın her tepesinde aynı şekilde tahayyül ve tasavvur etmem icabeden bir insanla bu kale bende nasıl birleştiler? Bunu hiçbir zaman izah edemem. Bu cins yaklaştırmalar insan muhayyilesinin en sırlı tarafıdır. Bildiğim bir şey varsa bir gün, bu fotoğrafa bakarken Ankara Kalesi kendiliğinden gözlerimin önüne geldi ve ben bir daha bu iki hayali birbirinden ayıramadım.

1928 sonbaharında Ankara’ya ilk geldiğim günlerde Ankara Kalesi benim için âdeta bir fikr-i sabit olmuştu. Günün birçok saatlerinde dar sokaklarında başıboş dolaşır, eski Anadolu evlerini seyrederdim. Bu evlerde yaşadığımdan çok başka bir hayat tahayyül ederdim. Onun içindir ki Yakup Kadri’nin Ankara’sının Okumaya devam et

Reklamlar

on ankara..

19 Nis

-Rüşdü Paşa-

‘bir şeyi olumlayan ya da yadsıyan asla biz değiliz.

ama, bizde kendindeki bir şeyi olumlayan ya da yadsıyan şeyin bizzat kendisidir’.

spinoza

ankara’da birşey olmuyor, ankara bir sessizlik kurgusudur, sessizlik  millet karşılığında kullanılmalıdır, idare romalıdır, kral ve tebası arasında gönüllü ilişki sosyal düzen kuruyor, işletiyor, doktrin bir gönüllü kölelik, özgür olduğuna inanan mutlak köle sorun oluşturmayan köledir, insanlık dışı bir doktrinin kurbanı köle karanlıkta ve nur içinde olduğuna dair yanılsama içinde yaşıyor, akıl karşıtı açıklamalar ve çocukluk düzenine karşı imalar, herşey kendini açıklar, spinoza’ya göre doğa açıklamalar ve imaların ortak düzenidir, ölüm kaçınılmaz bir karşılaşma olarak ölüm razı olunan birşey oluyor, olumlanıyor, düşünceyi kapsayan bir hayat, gerçekte olan yalnızca ve yalnızca budur, ideal olan nedir, sadece düşünce tarafından kapsanan hayat, öyle olmalıdır, bir yerde duran ideal.

korna sesleri, kırık kaldırımlar, küçük bir insan bulvarda yönsüz ilerliyor, esnaf var, kâr oranlarının yüksekte tutulması için kapatılmış piyasalar, kitapçıda kitap yok, çakma kafeler, mimarisizlik, birkaç kişilik köyler, hava kuru, anlama kudretsizlikleri, uygun olmayan fikirler, bilimsel olmayan değerlendirmeler, felsefesizlik, şiirsizlikten kaynaklanan fenalıklar, ot nedir bilmeyen kebapçı , yüzsüz bir soytarı konuşuyor, gereksiz tekrarlar, lisansızlık, kadın yok, Okumaya devam et

Ankara

17 Şub

-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü.

Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir.

Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhaları Okumaya devam et

Evler, evler! Saraylar, saraylar!

15 Şub

-Emre Demir-


bir ankara karalaması

Yüksel’den Sakarya’ya iniyorum. Sanki hep aynı yüzler devridaim ediyor bu merkezde: Konur, Karanfil, Yüksel. Ya da Ankaralılar birbirlerine benziyor, birbirlerine çalıyor. Ankaralı tek tip. Kırmızı giymiyor. Şapka takmıyor. Takana tuhaf bakıyor. Gömleğini pantolonun içine sokuyor. Nadiren bacak bacak üstüne atıyor.

Zorunlu durumlar dışında, birbirleriyle konuşmuyor Ankaralılar. Birbirlerine katlanıyorlar sanki. Birbirlerini sevmiyorlar gibi. Ankaralılar göz göze gelmemeye çalışıyorlar. Görünmez bir duvar inşa edilmiş Ankaralıların zihinlerine. Kapalılar. Ankara’da bir kadını çevirip ayakkabılarının ne kadar güzel olduğunu söyleyemezsiniz. Kadın korkar. Asıldığınızı düşünür. Tedirgin olur. Uzaklaşır. Sokaklarında salınan kadınlar yoktur. Kadınlar gelip geçer Ankara’da. Bir yerden bir yere gidiyorlardır. Tanpınar “herkesin adeta zaruri olarak günde birkaç defa birbirine rastladığı şehir” diyor burası için. Ortaokulda bir sevgilim vardı. Ortaokuldan sonra izini kaybettim. (Ortaokul da ilköğretime dâhil oldu zaten.) O kızı aşamadım, takıldım kaldım onda. Sosyal paylaşım sitelerinde hesabı olmadığı için, onu görürüm diye Yüksel-Sakarya arasında çok devriye attım bir ara. Tanpınar’ın ruhu incinmesin ama hiç karşılaşmadık. Yüksel-Sakarya arasında, defaatle Nihat Genç’i görüyordum sadece. Kasabanın hikâye anlatıcısı gibi, etrafında 4–5 kişilik bir grupla, elleri belinde yürüyor. Bir anlık kulak misafirliğimde, beş konuyu aynı anda anlattığına şahit oluyorum. Selamlaşıyoruz. Etrafındaki yumağa dâhil olmamı bekliyor. Kaçıyorum. Ankara’nın simgeleri arasına Nihat Genç de eklenmelidir muhakkak! Sokaklar labirent. Denize çıkmıyor hiçbir sokak. Taksiciler Okumaya devam et

Refik Halid Ankara’da..

5 Şub


-Refik Halid Karay-

Derken hava bozuldu, yangın küllerini savuran sıkı rüzgârlar arkasından yağmurlar yağdı; etraf tepelere kar da düştüğü için soğuk kendisini gösterdi. Kumlu ve kireçli sular içmekten böbrek sancısına tutulmuştum, büklüm büklüm kıv­ranıyordum.

Baktım, olacak iş değil, Dahiliye Nazırı Talat Bey’e bir telgraf çektim: “Yangın münasebetiyle (hoş, daha doğrusu münasebetsizliğiyle olmalı!) ev, bark kalmadığından Bilecik’e ‘naklime müsaade buyurunuz.”

Üç gün geçmedi, cevabını aldım: Müracaatım kabul edilmişti.

Nihayet Ankara’dan kurtuluyordum.

Bu çorak, kurak, ırak ve ayrıca da kavuruk memleketten bağlık bahçelik, sulak ve şirin bir beldeye kavuşacağıma memnundum; hatalığıma rağ­men eteklerim zil çalıyordu, dudaklarım türkü mırıldanıyor­du.

Ankara koşmalarını söylüyordum. Benim yirmi, yirmi beş sene evvel dinlemeye doyamadığım Ankara koşmalarını, sonra­dan, bütün millet severek söyledi ve oynadı. Zaten eskiden beri halk türküleri hoşuma giderdi.

Bir kere, hiç unutmam, Sinop’tan Çorum’a gönderilirken (hikmeti Hûda, ben gönderilen bir adamımdır, kendiliğim­den giden değil… Yalnız başıma da değil: Saklı veya meydanda, daima bir, birkaç, birçok gözcü önümde, ardımda, yanımda, yamacımda hazır, nazırdır!) arabamı Boyabatlı on üç, on dört yaşında, sevimli, civelek bir çocuk sürüyordu. (Civelek asıl Türkçede çok hareketli, oynak, genç, civan mânasına gelir). Kastamonu ormanlarının çam kokulu, yüksek havası içinde Okumaya devam et

kısa devre

2 Oca

-Rüşdü Paşa-

‘kadının güzelliğinde buzağılı, karlı, buz tutmuş kaymaklı bir şeyler vardı’.

sait faik

ankara, battı.

ankara’da belediye bus-ları var. ankara’daki belediye bus-larının hareket saati, hareket tarzı olmaz. içi insan dolu. bus içindeki insanlar korkak, ezik, anlamsız, renksiz, kategorik olarak belirsiz, işsiz, acelesiz. içeride hava yok. ayakta durmak imkansız. aracı kullanan, fren yapmasını bilmez. kurum yok.

içerdeki tarz bir tipik ankara tarzı. milyonlarca insan bir arada, nedensiz. onları bir arada tutan ne bir ideal ne bir işbölümü. kimse bir diğerinin varlığından mutlu değil. kimse ötekini onaylamıyor. bıraksanız herkes önce birbiri ile kavga yapacak, sonra belki konuşacak. ankara havası bir korku havası. birarada durmak, saldırmazlık prensibine dayalı. insanların birbirlerine göre durdukları yer çok anlamsız, iç mekan insan gövdesinin Okumaya devam et

Ankara

22 Kas

-Refik Halid Karay-

Bir gün, bir uzak yerde, yol uğrağı, bir adamcağıza rasgelirsiniz; orta halli bir adamcağız… Tanışır, konuşur, ayrılır, gidersiniz. Fikrinizde bıraktığı iz hastalıklıya benzeyen solgun yüzü, çürük dişleri, oldukça düşkün kıyafeti, bezginliğidir. Bir müddet sonra onları da unutursunuz.

Böyle hiçten tanışmalar karşısında zihnimiz lastikliğini kaybetmemiş bir hamura benzer: Üstüne dokunan parmak yerleri çarçabuk kabarıp silinen, eski şeklini bulan bir hamur…

Fakat, bir gün, o adam, birdenbire bir ehemmiyet alır; Okumaya devam et