Tag Archives: benjamin

İki huzursuz arasındaki benzerlikler..

29 Tem

-Besim Dellaloğlu-

Tanıpnar ile Benjamin’in bir ortak noktası, deneyime verdikleri önemde ortaya çıkar. Her ikisi de kategorik olana pek yüz vermezler. Halis, sahici, sahih tecrübenin peşindedirler. Ana akım söylemlere mesafeli olabilme cüretini buradan alırlar bir bakıma. Huzuru ancak kendi terimleriyle kurdukları bir dünyada bulabilirler. Benjamin’in Marksizm ve Kabala arasında, Tanpınar’ın Kemalizm ile Muhafazakarlık arasında tam anlamıyla konumlandırılamamalarının nedeni buralarda aranmalıdır.

Adorno’nun deyimiyle “non-identity”, yani özdeşsizlik her ikisinin de kimliği olur bir bakıma. Kendilik bilinçleri aidiyetsizliğin ufkunda oluşur sanki. Bu nedenle her ikisi de hazır reçetelerle okunmaya uygun değildir. Onların ilacı ancak kendine özgülükten beslenir. Üstelik bu kendine özgülük, zaman zaman tutarsızlıktan, kafa karışıklıklarından, dağınıklıktan azade de değildir. Tanpınar, Huzur’un kitabını yazmış bir huzursuzdur. Benjamin Tek Yön’lerin, çıkmaz sokakların yazarıdır. Tanpınar bir şiire yirmi yedi yılını vermiştir. Benjamin ise hayatının on üç yılını Pasajlar Projesi başlıklı bir kitap için tüketmiştir. Bitmemişlik, tamamlanmamışlık, her ikisinin de karakterinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Tanpınar’ın Mahur Beste’si, Aydaki Kadın’ı bitmemiştir. Benjamin on üç yılını verdiği başyapıtını tamamlayamamıştır. Her ikisi de ahir ömürlerinde yayımlayamadıkları elyazmalarının çokluğuyla tanınırlar. Benjamin’in tamamlayamadığı başyapıtının Almanca ilk baskısı bin dokuz yüz seksen ikide, yani ölümünden tam kırk iki yıl sonra yayımlanır. Tanpınar’ın Günlükler’i ise ölümünden tam kırk beş yıl sonra iki bin yedide yayımlanabilmiştir. Her ikisi de uzun yıllar kendi dillerinde yeterince anlaşılamamışlardır, hatta yanlış anlaşılmışlardır. Genelde sanıldığı gibi ne Benjamin bir Marksist ne de Tanpınar bir muhafazakardır! Her ikisi de ulaşılmaz aşkların adamıdırlar. Birinin “Nuran”ı, diğerinin Asja Lacis’i vardır. Alemcidir her ikisi de. Alkol ve uyuşturucuyla araları iyidir. Parayla ise araları hiç düzelmemiştir. Kadınlarla da. Her ikisi de Fransızca bilirler. Bergson’u, Baudelaire’i, Proust’u, Valery’yi anadillerinden okurlar. Tanpınar Almanca bilmez. Benjamin Türkçe bilmez. Ama sanki her ikisi de birbirlerini okumuş gibidirler. Biri “kültürel Müslüman”, diğeri “kültürel Yahudi”dir. Her ikisi de dine, geçmişe, geleneğe karşı saygılı, anlayışlıdır. Biri modernliğin, diğeri modernleşmenin eleştirisini yapar. Ama her ikisi de modernisttir. Biri modernliğin modernisti, diğeri modernleşmenin modernisti belki.

Kaynak: Modernleşmenin Zihniyet Dünyası / Bir Tanpınar Fetişizmi, Kapı Yayınları, S.67-68

Kafka üzerine bazı düşünceler

14 Eki

-Walter Benjamin-

 

Kafka’nın yapıtı, bir yanda mistik deneyimi (daha özel anlamıy­la gelenek deneyimini), diğer bir yanda modern kent sakininin deneyimini kapsayan, birbirine çok uzak ve çok ilişkili odakla­rın oluşturduğu bir elipstir.

Modern kent sakininin deneyimin­den konuşacak olursak, söylenecek çok söz var. Bir yanda mo­dern kent bireyini düşünüyorum; memuriyetin dünya kadar mekanizmasının merhametine kaldığını bilen, vazifeleri asıl bağlı oldukları yetkenin bilinmediği otoritelerce yönetilen ve bununla başa çıkmak üzere yalnız bırakılan modern yurttaş (ro­manlarının anlam katmanlarından birinin, özellikle Dava’nın bu söylediğim şey tarafından çerçevelendiği biliniyor). Modern bü­yük kent sakini dediğimde bugünün çağdaş fizikçilerinden de bahsediyorum. Biri, Eddington’ın Fiziksel Dünyanın Doğası metninden alınmış şu aşağıdaki bölümü okusa, gerçekte Kafka’nın konuştuğunu duyar gibi olur:

“Odaya girmek üzere kapı eşiğinde duruyorum. Karmaşık bir iş. Öncelik­le vücudumun her bir inç karesine 14 librelik bir güç2 ile baskı yapan atmosferi itmek zorundayım. Güneşin etrafında, saniyede yirmi mil hızla dönen kapıyı isabet ettirdiğimden emin olmalıyım, bir saniyeden daha kı­sa ya da Okumaya devam et

Maybe one day

23 Eyl

-Emre DEMİR-

müzik dinlerken playlist oluşturmuyorum, tek şarkı dinliyorum. onlarca kez aynı şarkı. Takılıp kalıyorum. Buna karşın, tek kitaba dayalı okuma yapamıyorum. Evde, yolda, işte okuduğum kitaplar ayrı. Okurken, yetişme telaşı var. Neye ve nereye ve hangi amaçla olduğu belli olmayan bir telaş. Aşık veysel’i çağrıştırıyor: yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. Yazmak, ölümle bir yarış adeta. bu cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum cemil meriç kitaplarının birinde. Birinden alıntı. Eskisi gibi hatırlama takıntım yok. Belki de benim sözümdür. Ne önemi var.

Karalamalarımın içinde, sadece benim için bir anlam ifade eden cümleler kurmayı seviyorum. Kutsal metinlerdeki gibi. Anlam, herkese açık değil. Bir kısmı insana, bir kısmı peygambere sunulmuş. Büyük kısmı tanrı’da. Yani yazarda. Yazı, sığınılacak bir yer. Yazı içinde daha da özel alanlar keşfetmeli. Yazanın içine çekildiği, arkasında iz bırakmadan gözden kaybolduğu alanlar. Her karalamada köprüler var. Yazar, bazı köprülerini, kendisi karşıya geçtikten sonra yakabilmeli. Okuyan için, bağlantısızlık, irtibatsızlık olarak görülebilir bu. Yazar için, yazı içinde kuytu bir köşe. Yazarın, yazı içinde, kendiyle baş başa kaldığı bir mağara. Her metinde, yazar ile okur arasında bir kovalamaca var. Okur, bir seri katil gibi yazarı kovalıyor. Yazar, kaçmaya çalışıyor. İyi yazar, iyi kaçar. Metinde izine rastlayamadığın yazar, büyük yazardır. Balzac’ı gebertemezsin mesela. Balzac’ı okursun sadece. Benim gücümün Okumaya devam et

Kitaplar ve fahişeler..

2 Nis

-Walter Benjamin-

Treize -j’eus un plaisir cruel de m’arrê-ter sur ce nombre.

Marcel Proust

 

Le reploiement vierge du livre, encore,

prête â un sacrifice dont seigna la tranche

rouge des anciens tomes; l’introduction

d’une arme, ou coupe-papier, pour êtablir

la prise de possession.

Mallarmê

I. Kitaplar ve fahişeler yatağa alınabilir.

II. Kitaplar ve fahişeler zamanı çapraza alır.

III. Kitaplara ve fahişelere bakan, dakikalarının çok değerli olduğunu fark etmez. Gece üzerinde gündüz, gündüz üzerinde gece gibi egemendirler.

IV. Kitaplar ve fahişeler oldum olası birbirlerine karşı mutsuz bir aşk içindedirler.

V. Kitaplar ve fahişeler – her ikisinin de, sırtlarından geçinen ve onları somüren, ezen, kendilerine özgü erkekleri vardır. Kitaplarınki eleştirmenlerdir.

VI. Kamuya açık evlerdeki kitaplar ve fahişeler – yüksekokul öğrencileri için.

VII. Kitaplar ve fahişeler – sonlarını onlara sahip olan kişinin gördüğü enderdir. Ömürleri dolmadan ortadan kaybolurlar.

VIII. Kitaplar ve fahişeler nasıl bu hale geldiklerini seve seve, hem de yalan söyleye söyleye anlatırlar. Anlaşılan, gerçekte çoğu zaman kendileri de farkına varmamışlardır. Bu hikâyelerde yıllarca “aşk yüzünden” her şeye katılınmıştır, sonra günün birinde, piyasayı hep “ders almak amacıyla” göz altında bulunduragelmiş olan latif beden sokağa düşüvermiştir.

IX. Kitaplar ve fahişeler sergilenirken sırtlarını çevirmeyi severler.

X. Kitaplann ve fahişelerin yavrusu çok olur.

XI. Kitaplar ve fahişeler – “yaşlı rahibe – genç orospu”. Zamanında tukaka edilip şimdi gençliğe ders olması istenen nice kitap vardır!

XII.  Kitaplar ve fahişeler kavgalarını elâlemin karşısına çıkarır.

XIII. Kitaplar ve fahişeler – birinde dipnotlan, öbürünün çorabında kağıt paralar.

Kaynak: Tek Yön


Aklın şeytansı işlevi, huzur bozucu olmaktır..

20 Oca

-Susan Sontag-

Kraus denemesi, Benjamin’in zihin yaşamı üzerine yazdığı en tutkulu, en sapkın savunma yazısıdır.

Adorno, “aşırı zeki” olmanın hain lekesi, Benjamin’i hayatı boyunca tedirgin etmişti diye yazmıştır. Benjamin, bu kaba saba lekelemeye karşı, yerinde -yani ahlaksal olarak- kullanıldığında zekanın “insanlık dışı” olduğu bayrağını gözüpekçe yükselterek savunmuştu kendini.

“Yalnızca cinselliğin koruyucu kanatları altında varolabilen fahişelik gibi, yazarlık yaşamı da, yalnızca aklın koruyucu kanatları altında gerçekleşebilen bir varoluştur” diye yazıyordu. Bu, hem fahişeliğin kutsanması, hem de Benjamin’in, hiç de ihtimal verilmeyecek bir biçimde Kraus’u kullanarak yaptığı gibi, yazarlık yaşamının kutsanması demektir; çünkü “salt aklın has ve şeytansı işlevi, huzur bozucu olmaktır.”

Modern yazarın ahlaksal görevi yaratıcı olmak değil, yıkıcı olmaktır -sığ içedönüklüğün, evrensel insancıllık kavramının rahatlatıcılığının, züppece yaratıcılığın ve boş sözlerin yıkıcısı olmaktır.

Kaynak: Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis Yayınları S.118