Tag Archives: emre demir

Her aşk ilk aşktır

19 Ara

-Emre DEMİR-

”İçimde o bildik ritim yükselmeye başlıyor; uyuşuklukla yayılmış olan sözcükler şimdi sorguçlarını kaldırıyor, şimdi silkeliyor; düşüyorlar, yükseliyorlar, düşüyorlar, yükseliyorlar yine.”
V.Woolf, Dalgalar

Her şey bir ritim meselesi. Aşık olmak, yazmak, konuşmak, kalp atışı, nefes almak, bakmak, yaşamak, hepsi ritim tutturmakla oluyor. Geceleri kalbimde çarpıntı oluyor. Dilimi yutacağım sanıyorum. Bir Hayati Vasfi Taşyürek şiiri geliyor aklıma. Rüyamda dişlerim büyüyor. Aynaya bakıyorum tuvalette. Dişlerim ağzımda büyüyor -nerede büyüyecek- büyüyor, ağzımdan dışarı çıkıyor, ve dökülüyor birer birer. Uyandığımda dişlerimi kontrol ediyorum. Duruyorlar. O da duruyor. Uyudukça küçülüyor. Saçları ne kadar uzun. Uyurken, saçları biraz daha uzuyor. Kısa saçlı bir sevgilim olsun istedim. Yüz hatları keskin. Uzun, sivri bir burun. Hafif bir ışıkta gölge yaratan hatlar.

”Omuzlar arasından yakaladığım anlık bakışları seviyorum.” V.W.

Aşk, hiçbir sıralamaya tâbi değil. Her aşk, ilk aşktır -kusura bakma P. Aşkta deneyim aktarılmaz. Aşklar birbirinden ayrı değildir. Aşk bir bütündür, parçalanamaz. P. benim ilk aşkımdı. P. benim ilk aşklarımdan biriydi. P. o mahalledeki en güzel şeydi. Nuri Abi deliydi, Fahriye Teyze her gün camları siliyordu, Turan Amca bahçede ayak topu oynatmıyordu, mahalle bakkallarında deftere yazdırma dönemi bitmişti, sanat müziği ve arabeskin fantezide buluştuğu yıllardı, meslek liseliler üniversitelere alınmıyordu, üst katımızda çöp ev vardı, her yerde böcekler, böcekler, Gregor Samsa komşumuzdu, bir şeyleri canımız pahasına muhafaza etmeye kararlıydık, herkes birbirinin evini gözetliyordu, bilinçaltına atılanlar banyo suyuna karışıyordu, banyo suyunun götürdüğü imgeler içimizdeki hastalığı derinleştiriyordu, Türkiye harekete geçmişti, merkez sağa kaymış eski Ülkücüler tozlu çekmecelerdeki üç hilalli rozetlerini bulup çıkardılar, evimiz üç artı birdi, artı bir bendim ve benim odamın penceresinden P.’nin odasının penceresi görülebiliyordu.

”Yüreğim kaburgalarımı dövüyor.” V.W.

İyi bir kitap arıyorum. İyi bir kitap bulduğumda, okumayı bırakacağım. Okudukça eksiliyorsun. Eksildikçe susuyorsun. Sustukça görüyorsun. Gördükçe anlıyorsun. Anladıkça seviyorsun. Sevdikçe oluyorsun, kendin oluyorsun. Kendin oldukça, kişiselleştirmiyorsun, içselleştiriyorsun. İçte bir tedavi gerekli. İçeride korkunç şeyler olmuş, oluyor, olabilir. İçeriye bir kurşun sıkmalı. İçlerinde kendi cesedini taşıyanlarımız var. Bir gece, bir rüya göreceğim ve o rüyadan uyanmayacağım. Ben uyanmadığımda lambalar yanmaya devam edecek. Lambaların yanmasının hiç kimseye bir yararı olmayacak. Lambalar bir şehri neden aydınlatır gece yarıları. Ben bir gün uyanmadığımda, altını çizdiğim cümleler kaybolacak okuduğum kitapların içinden. Altı çizilmiş her cümle, uzviyete ilişiktir çünkü. Kütüphane tipinde bir mezar tasarlıyorum. Dokuz tahtadan kaç raf yapılır -iki sıra dizersen epey kitap alır. Ve belki kitap yeniden ağaca tahavvül edebilir, toprağa karıştığında.

”Hız, sıcaklık, erimiş etki, yanardağdan fışkırırcasına, cümleden cümleye akıştır bana gerekli olan.” V.W.

İyi bir koltuk arıyorum. Üzerinde okumak için. Yeri geldiğinde uzanmak. Pencerenin önünde yeri hazır. Gece yatakta, gündüz sandalyede geçiyor. Arada yürüyorum. Bir de bisikletim var. Bu şehirde dokuz milyon bisiklet var. Evde koltuk ve halı olmaması, evde koltuk ve halı olmaması gibi basit bir sorun olmaktan çıkıyor her geçen gün ve diğer bazı sorunlarla birleşerek, başkaları için anlamsız problematikler oluşturuyor. Her an birşeylerle karışıyoruz. Yansımalara itimat ediyoruz. Uyumadan hemen evvel vücudumdaki imajları görebiliyorum. Günün yansımaları. Bacaklarımız ve kollarımızın uyuşuk hatıralarla dolu olması gibi Proustyen bir durum. Beden imajları yakalıyor, imajlar bedene yansıyor, yapışıyor, banyo suyuna karışıyor -imajlar suya dayanıksızdır. Bazen kova burcu olduğumu unutuyorum.

”Kendime ilişkin genel kanımın ne olduğunu hatırlayamıyorum.” V.W.

Dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Uykudan önceki son an ile uykunun ilk anı arasında bir gerilim oluyor, sıçrıyorum. Uykuya taşınmaya çalışılan imgeler dökülüyor yatağa. Bir duvar örülüyor, sabaha kadar çarpıp duruyorum. Kendimden parçalar görüyorum kesik kesik; Satuk Buğra Han’ın sarayında, Horasan’da, Maveraünnehir’de, Ertuğrul Gazi’nin peşinde, Yusuf Mamay’ın dizinin dibinde, Mirahor’da, Sarayderesi’nde görüyorum kendimi. Dedelerim, köyün kalesinde dizdardı. Osmanlı tebâsı olunca talihimiz ters döndü, kale yıkıldı, kasaba unutuldu. Kasaba, hususi olarak oraya gitmeyenin yolunun düşmeyeceği bir yer. Bir yere giderken o kasabadan geçilmiyor. Anadolu yarımadasının içinde bir ölü nokta. Coğrafi bir boşluk. Ama belki de bu mağduriyetin yarattığı müthiş bir hırs, inat, örgütçülük insanlarda. Dizdaroğlu İsmet, davalara vekâlet ederdi o kasabada. İki dal sigara karşılığında bir dava izlerdi. Ben günde dört vakit namazı camide kılardım o zamanlar, sabah kalkamıyordum. Fenni sünnetçi Ahmet Amca, caminin avlusuda beni gördüğünde, gülerek ayağa kalkar ‘namaz arkadaşım geldi’ derdi, elimden tutarak içeri sokardı beni. Onun yanında saf tutardım. Dedem, Türkeş’i hiç sevmedi. Erbakan’a inanırdı ve Ecevit’i severdi rahmetli.

”Yüzyılların ağırlığını atamadan yerimden kımıldayamam.” V.W.

Bütün benzetmeleri, benzeyişleri, yakıştırmaları, çağrışımları iptal edelim. Kelimeler serbest kalsın. Mecazlar, metaforlar, ironiler, semboller, imâlar tedavülden kaldırılsın. Kimsenin kulakları çınlamasın. Dipnotlar, kaynaklar, referanslar, parantez içleri, formüller, kısaltmalar, şerhler, tekzipler, teşbihler mesnedini yitirsin. Bütün ölçüler nispetini kaybetsin. Görüntü, kadrajından kurtulsun.

”Bilinci, ağaç kütüğüne balta gibi inen biri gerekli bana.” V.W.

Reklamlar

Çehre

5 Tem

 -Emre DEMİR-

o gün bu gündür ben kar olmak isterim

üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim

-cevdet karal- 

Beni ona neyin getirdiğini bilmiyorum. Onunla karşılaşmadık, çarpıştık. Çarpışma anı gelmişti, birikmişti, sağlıklı bir karşılaşmaydı, ikimiz için de iyi oldu.

Ergoutuo, tadımlık içkidir.

Günlerdir güneş görmedim. Güneş şimal-i garbide kaldı. Aşık için en uygun atmosfer, sevgilinin nefes aldığı yerdir. Nefes alan bir sevgilinin varlığını bilmek, şimdilik iyi. Ona sahip olmak, noterlerin işi.

Refik Halid üzerine çalışılmalıdır.

Şimal-i garbide bir ülke var. Bir ülkeden bir iç ülkeye gittiğimde gördüm. O iç ülke, iki şeydir benim için: şemsiye ve şal. Kar’la yağmur altında yürürken karar verdim şalımı ona hediye etmeye. Ne güzel boynu vardı. Bir kadın boyundan ibaret olabilir. Son iki günde yaşadıklarımız bir oyundan ibaret olabilir. Bu kadının boynu hakkında, enine boyuna yazılabilir.

Nebil bey’in beklediği kızıl saçlı çilli kadın gerçektir.

Özledim dediğin zaman, dönmeni bekliyorlar. insan Okumaya devam et

Bir dua gibi yaşa

26 Mar

 -Emre DEMİR-


“Konuşurmuş gibi, kolaylıkla yazıyordu”

Proust

Frenk gecesinden çıkıp Müslüman bir sabah aramak nafile, yatak bir mezar gibi çekiyor içine, yataktan kalkamadıkça hayat süren bir leş gibi hissediyorum kendimi, bizi kim diriltecek?

Ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilenler var, bir de sızan ve sabah kalkamayanlar. Sabahsızlık, çok fena.

İstersek bütün ömrümüzü bir dua haline getirebiliriz diyor Tanpınar, Adorno’ya göre yanlış yaşam, doğru yaşanamıyor ve Pavese, günahın şu ya da bu davranış olmadığını, tümüyle yanlış kurgulanmış bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor.

İnsanların neyi neden yaptıklarını hiç umursamıyorum, umursanmaya değer olan, insanların, davranışlarını ve sözlerini belirleyen koşullar. İnsan, hangi koşulların ürünüdür ve insan, kendi koşullarının farkında mıdır?

Kendi koşullarının farkında olmayan kişinin, Okumaya devam et

Bir yıl oldu

13 Mar

-Emre DEMİR-

“Fe eyne tezhebun!”

Tekvin, 26

Bir şeylerin değişmeye başlamış olması, doğuştan sanılan birçok şeyin psikolojik temelleri olduğunun anlaşılması -ve bu temelleri keşfetmek ölçüsünde- onların kontrol edilebilir olduklarının görülmesi, önemli. Yapılacak olan şu: Kendinle ilgili problemi, kontrol edilebilir bir alana taşıyacaksın, beden’den zihin’e. Beden, kontrol edilebilir bir alan gibi görünmekle birlikte, beden’e verilen zarar, ıstıraba giden yolu belirsizleştirip, acı’yı iyice körüklemekten başka bir işe yaramıyor. Acı çekmekle kaybedecek zamanımız yok, içimizdeki ıstırabın kaynağını bulmalıyız. Acı, ıstırabın beden yüzeyine vurması; ve yılların acısıyla tecrübe edilmiştir ki, hiçbir yara, kaşımakla iyileşmiyor.

Sakin olmak lazım. Her şey olması gerektiği şekilde oluyor. Aksinin mümkün olmayacağı ortada. Her şey, olması gerektiği şekli, bir şekilde alıyor. Hırs, arzu, tutku, içsel durumlar olmalı. Kendine harici bir referans bulup hırslanmak iş değil, en nihayetinde, mihenk taşı olarak kendini koyacaksın. (Ece Ayhan) Bütün referanslarını kendinde toplayıp, an’da bütünleşeceksin.

Umut etmemek gerek. Umutsuz olmak anlamında değil, umutsuz olmak iki anlamda, biri, umuda sahip olmamak ve hatta bunu reddetmek. İki, umut etmeyi bilmemek. İnsanların çoğunun umutsuzluğu, Okumaya devam et

Gerçek bir kadını beklemek

27 Kas

-Emre DEMİR- 


Seni ben kallavi sokağında gördüm

Bir kadın. Gerçek kadın tek bir kadındır. Kadının gerçekliğine ikna olunan süre zarfında, dünyadaki tek kadın odur. Sonra bir başka gerçek kadın ortaya çıkar. Önceki de, şimdiki de, gerçektir. Gerçek değişkendir. Gerçeğe göre değişmek gerekir. Hakikate vakıf olmak, mutlak bir gerçeği keşfetmek değil, an be an değişen gerçeğe göre pozisyon almak. Kadını gördüm, onayladım.

Sen beni görmedin, görmedin

Kadın beni görmedi. Belki gördü, belki görmedi. Görüp görmemesi mühim değil. Kadın bana bakmadı. Bakmadan görmüş olabilir. Öyle olmuştur. Gerçek bir kadın, kendisini izleyen erkeğe kamera muamelesi yapar. Erkeğin, kadının gerçekliğine ikna olduğu süre zarfında, kadın bir oyun oynar. Sinemada oyuncunun kameraya bakmaması gibi, kadın, kendisini izleyen erkeğe bakmaz. Kameraya bakmak, dramayı bozar. Erkeğin, kadının “gerçeklik” oyununu bozabilmesi için, öznel kamera konumuna geçebilmesi gerekir. Bu durumda, kadın erkeğe senaryonun bir parçası olarak bakacaktır.

Kapıları çaldım adını sordum

Söylemediler öğrenemedim

Seni ben kallavi sokağında gördüm

Bir daha görmedim bilmedim

Gerçek bir kadın, tek bir kez görünür. İkinci kez karşınıza çıkan kadın, Okumaya devam et

Haftanın notları: Mahrem

1 Eki

-Emre DEMİR-

Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını anlatmaya çalışıyorum, anlamıyorlar, tesadüf görmeyi bilmektir, “böyle tesadüfler de hep seni buluyor” dedi bana, beni bulmuyor, ben senin tesadüf dediğin şeyin farkına varıyorum, sen geçip gidiyorsun.

*

Metallica – The day that never comes. Neredeyse iron maiden düzeyinde bir şarkı. Yaklaşmışlar. Ancak yaklaşılabilir zaten.

*

“Alçakgönüllülükte alçaklık vardır.” İsmet Özel

“Kendinden nefret eden, alçakgönüllü değildir.” E.M.Cioran

*

Paul Weller – You do something to me.

Flashbacks of a Fool filminde, tam da benim hikayeme yakın birşeyler var. Kaçış var, dönüş var, kaçmayı becerememek var. Şu: Hayatı mevcut koşullarla yaşayacaksın. Gelecek gelir, geldiğinde gereğini yaparsın. Durduğun bir yer var ve o yere göre hareket edeceksin. Birkaç yıl öncesine kadar, içinde bulunduğum şartların geçici olduğunu, bir müddet sonra ideal bir düzene geçeceğimi sanıyordum. Hatta hayatımdaki insanlara bile gelip geçici gözüyle bakıyordum. Olması gereken bir şey, olması gereken kişiler vardı, o şeyler henüz olmamış ve o kişiler henüz hayatıma girmemişti.. Ne hastalık! Hayat akıyor, filmi bir kere kaçırdın mı, bir daha zor yakalarsın.

*

Bu şarkı da filmle ilişkili: if there is something – roxy music

*

Mütemadiyen Proust okumalı.

“Aşklarımızı çevreleyen Okumaya devam et

Maybe one day

23 Eyl

-Emre DEMİR-

müzik dinlerken playlist oluşturmuyorum, tek şarkı dinliyorum. onlarca kez aynı şarkı. Takılıp kalıyorum. Buna karşın, tek kitaba dayalı okuma yapamıyorum. Evde, yolda, işte okuduğum kitaplar ayrı. Okurken, yetişme telaşı var. Neye ve nereye ve hangi amaçla olduğu belli olmayan bir telaş. Aşık veysel’i çağrıştırıyor: yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. Yazmak, ölümle bir yarış adeta. bu cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum cemil meriç kitaplarının birinde. Birinden alıntı. Eskisi gibi hatırlama takıntım yok. Belki de benim sözümdür. Ne önemi var.

Karalamalarımın içinde, sadece benim için bir anlam ifade eden cümleler kurmayı seviyorum. Kutsal metinlerdeki gibi. Anlam, herkese açık değil. Bir kısmı insana, bir kısmı peygambere sunulmuş. Büyük kısmı tanrı’da. Yani yazarda. Yazı, sığınılacak bir yer. Yazı içinde daha da özel alanlar keşfetmeli. Yazanın içine çekildiği, arkasında iz bırakmadan gözden kaybolduğu alanlar. Her karalamada köprüler var. Yazar, bazı köprülerini, kendisi karşıya geçtikten sonra yakabilmeli. Okuyan için, bağlantısızlık, irtibatsızlık olarak görülebilir bu. Yazar için, yazı içinde kuytu bir köşe. Yazarın, yazı içinde, kendiyle baş başa kaldığı bir mağara. Her metinde, yazar ile okur arasında bir kovalamaca var. Okur, bir seri katil gibi yazarı kovalıyor. Yazar, kaçmaya çalışıyor. İyi yazar, iyi kaçar. Metinde izine rastlayamadığın yazar, büyük yazardır. Balzac’ı gebertemezsin mesela. Balzac’ı okursun sadece. Benim gücümün Okumaya devam et