Tag Archives: marx

Maybe one day

23 Eyl

-Emre DEMİR-

müzik dinlerken playlist oluşturmuyorum, tek şarkı dinliyorum. onlarca kez aynı şarkı. Takılıp kalıyorum. Buna karşın, tek kitaba dayalı okuma yapamıyorum. Evde, yolda, işte okuduğum kitaplar ayrı. Okurken, yetişme telaşı var. Neye ve nereye ve hangi amaçla olduğu belli olmayan bir telaş. Aşık veysel’i çağrıştırıyor: yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. Yazmak, ölümle bir yarış adeta. bu cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum cemil meriç kitaplarının birinde. Birinden alıntı. Eskisi gibi hatırlama takıntım yok. Belki de benim sözümdür. Ne önemi var.

Karalamalarımın içinde, sadece benim için bir anlam ifade eden cümleler kurmayı seviyorum. Kutsal metinlerdeki gibi. Anlam, herkese açık değil. Bir kısmı insana, bir kısmı peygambere sunulmuş. Büyük kısmı tanrı’da. Yani yazarda. Yazı, sığınılacak bir yer. Yazı içinde daha da özel alanlar keşfetmeli. Yazanın içine çekildiği, arkasında iz bırakmadan gözden kaybolduğu alanlar. Her karalamada köprüler var. Yazar, bazı köprülerini, kendisi karşıya geçtikten sonra yakabilmeli. Okuyan için, bağlantısızlık, irtibatsızlık olarak görülebilir bu. Yazar için, yazı içinde kuytu bir köşe. Yazarın, yazı içinde, kendiyle baş başa kaldığı bir mağara. Her metinde, yazar ile okur arasında bir kovalamaca var. Okur, bir seri katil gibi yazarı kovalıyor. Yazar, kaçmaya çalışıyor. İyi yazar, iyi kaçar. Metinde izine rastlayamadığın yazar, büyük yazardır. Balzac’ı gebertemezsin mesela. Balzac’ı okursun sadece. Benim gücümün Okumaya devam et

Reklamlar

Tarihte olaylar iki kez tekrar eder, ilki trajedi, ikincisi komedi olarak biter..

11 Haz

 –Veysel Batmaz-

Yüzyılların başları ile sonları birbirlerine benziyor. Boris Frankel, “19. yüzyılın ilk on/yirmi yılı ile yaşadığımız son yirmi yıl arasında paralellikler kurmak çok çekici görünüyor” diyor.

Oysa, Stuart Huges’tan yola çıkarsak, benzer bir paralelliği 1890 ile1990’lar arasında kurmamız da mümkün. Durkheim’ı, Pareto’yu, Croce’yi, modernizmin eleştirel karşıtlığı olarak konumlamak ve bu düşünürlerden hareketle, Bergson’u, Sorel’i, Dilthet’ı, Troeltsch’i, Freud ve Jung’u bu eleştrinin devamı olarak görmek, günümüzde, Daniel Bell’in sağ; Sartre’ın da sol’dan başladığı sanayi sonrası toplumun eleştirisini yapmaları veya Marksizmin “bunalımını” aşmaya çalışmalarını izlememiz, oradan da post-modernizme sıçramamız, arada Althusser’e ve post-yapısalcılara uzanmamız, Frankfurtçulara veya “ekol” içindeki Marcuse ile Habermas karşıtlığına varmamız, sanki salon değişmiş ama aynı filmi gören insanlara benzetiyor bizi.

Hatta daha global bir anoloji yaparsam; Rüzgar Gibi Geçti filmini eski Tepebaşı salonlarında seyretmekle, yıllar sonra aynı filmi dijital TV ekranında seyretmeye benziyor tarih.

Hangi çağı hangi çağ ile koşutlarsak koşutlayalım, Sartre ile Levi-Strauss arasındaki tezat yineleniyor gibi.

Tarihin tekerrürünün biraz fazlasını ya da Marx’ın “tarihte olayların iki kez tekrar ettiği; birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak bittiği” biçimindeki aforizmasını doğrulayacak bir “rüzgar” var tarihte. O nedenle rüzgar gibi geçen bu tarihi, hep “daha önce biz bu filmi görmüştük” şeklinde izliyoruz.

Sanki Marx’ın aforizmasını doğrular gibi:1890’lardaki “öznelliğie yöneliş”,1930’lardan sonra faşizm ile trajik olarak sonlanırken;1990’larda tekrar eden “öznellik”, 11 Eylül-El Kaide ile başladığı iddia edilen ve yeni Filistin iktidarı “terörüst” Hamas ile devam eden dinsel fanatikliğin şiddeti ile II. Bush komedisine evrimleşmiş durumda.

Öznelcilikler, ya Hitler ve Stalin, ya da Usame Bin Ladin doğuruyor.

Kaynak: Global Modernite ve Sosyalizm-Arif Dirlik, V.Batmaz’ın giriş yazısından, Salyangoz Yayınları

Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık..

15 May

-Albert Camus-

Marx bir yana bırakılırsa, us tarihinde Nietzsche’nin serüveninin bir benzeri daha yoktur; ona yapılan haksızlıkları ne kadar düzeltsek azdır. Tarihte başka anlama çekilmiş, ihanete uğramış felsefeler yok değildir kuşkusuz. Ama Nietzsche’ye ve “nasyonal-sosyalizm”e gelininceye dek, baştan sona eşsiz bir ruhun soyluluğu ve çekişmeleriyle aydınlanan bir düşüncenin dünyanın gözleri önünde, bir yalanlar alayıyla, toplanmış cesetlerin korkunç yığınıyla süslendiği hiçbir zaman görülmemişti.

Üstün insanlık öğüdünün yöntemli bir biçimde alt-insan üretimiyle sonuçlanması işte hiç kuşkusuz yerilmesi, ama aynı zamanda da yorumlanması gereken bir olay. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların büyük başkaldırı akımının son noktası bu amansız kulluk olacaksa, bu başkaldırıya sırt çevirmek ve çağına seslenen Nietzsche’nin umutsuz çığlığını yinelemek gerekmez miydi:

“Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık.”

Kaynak: Albert Camus, Başkaldıran İnsan s. 80,Can Yayınları 8. basım

Marx, British Museum’da çalışmakta haklıydı..

5 Oca

-Noam Chomsky-

Benim MIT’ye nasıl tahammül ettiğime gelince, bu başka bir soruyu gündeme getiriyor: Bir radikalin, baskıcı kurumlardan kopması gerektiğini ileri sürenler var; ama ben bunun mantığını hiçbir zaman anlayamamışımdır.

Bu argümanın mantığına göre, Karl Marx’ın, dünyadaki en habis emperyalizmin düpedüz simgesi olan, bir imparatorluğun sömürgelere tecavüz ederek topladığı bütün hazinelerin toplandığı yer olan British Museum’da çalışmaması gerekirdi.

Ama Marx British Museum’da çalışmakta haklıydı bence. Alt etmeye çalıştığı uygarlığın kaynaklarını, hatta liberal değerlerini ona karşı kullanmakta haklıydı. Benim durumumda da aynı şey geçerli.

Kaynak: İktidara Karşı Adalet, Foucault&Chomsky, bgst yayınları, S.68

Maybe one day

4 Oca

-Emre DEMİR-

müzik dinlerken playlist oluşturmuyorum, tek şarkı dinliyorum. onlarca kez aynı şarkı. Takılıp kalıyorum. Buna karşın, tek kitaba dayalı okuma yapamıyorum. Evde, yolda, işte okuduğum kitaplar ayrı. Okurken, yetişme telaşı var. Neye ve nereye ve hangi amaçla olduğu belli olmayan bir telaş. Aşık veysel’i çağrıştırıyor: yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. Yazmak, ölümle bir yarış adeta. bu cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum cemil meriç kitaplarının birinde. Birinden alıntı. Eskisi gibi hatırlama takıntım yok. Belki de benim sözümdür. Ne önemi var. Karalamalarımın içinde, sadece benim için bir anlam ifade eden cümleler kurmayı seviyorum. Kutsal metinlerdeki gibi. Anlam, herkese açık değil. Bir kısmı insana, bir kısmı peygambere sunulmuş. Büyük kısmı tanrı’da. Yani yazarda. Yazı, sığınılacak bir yer. Yazı içinde daha da özel alanlar keşfetmeli. Yazanın içine çekildiği, arkasında iz bırakmadan gözden kaybolduğu alanlar. Her karalamada köprüler var. Yazar, bazı köprülerini, kendisi karşıya geçtikten sonra yakabilmeli. Okuyan için, bağlantısızlık, irtibatsızlık olarak görülebilir bu. Yazar için, yazı içinde kuytu bir köşe. Yazarın, yazı içinde, kendiyle baş başa kaldığı bir mağara. Her metinde, yazar ile okur arasında bir kovalamaca var. Okur, bir seri katil gibi yazarı kovalıyor. Yazar, kaçmaya çalışıyor. İyi yazar, iyi kaçar. Metinde izine rastlayamadığın yazar, büyük yazardır. Balzac’ı gebertemezsin mesela. Balzac’ı okursun sadece. Benim gücümün yettiği yazarlar oldu. Kendi metinlerinde sıkıştırdım onları. İsim verme küstahlığına düşmeyeceğim. Okumaya devam et