Tag Archives: minima moralia

Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın..

12 Eki


-Theodor Adorno-

Dişil kişilik ve model aldığı kadınlık ideali, erkek toplumunun ürünleridir. Çarpıtılmamış doğa imgesi, ancak çarpıtılmış bir halde, kendi karşıtı olarak ortaya çıkabilir. Eril toplum, insani olduğunu iddia ettiği noktada, kadınları kendi düzelticisine dönüştürmekte ve kendini böyle sınırlarken aslında efendinin yine kendisi olduğunu açığa vurmaktadır. Dişil kişilik, tahakkümün bir negatif kopyasıdır. Ama bu yüzden de aynı ölçüde kötüdür.

Burjuva yanılsamasının çerçevesi içinde “doğa” olarak adlandırılan her şey, toplumsal sakatlanışın izidir sadece: Bir yara dokusu. Kadınların kendi fıziksel doğalarını bir hadımlık hali gibi yaşadıklarını öne süren psikanalitik teori doğruysa eğer, maruz kaldıkları nevroz da onlara hakikatin hiç değilse bir ucunu gösteriyor demektir. Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için Okumaya devam et

Reklamlar

Akıllının ahmaklığı

3 Haz

-Adorno-

Schiller’in dil tavrı, alt sınıflardan gelip de ilk kez girdiği kibar topluluk içinde ne yapacağını şaşıran ve sesini duyurmak için avaz avaz bağıran gencin durumunu getirir akla: Gücün ve saygısızlığın karışımı.

Almanlar tumturaklı söylevciliği Fransızlardan almışlar ama provayı birahanede yapmışlardır. Sınırsız ve giderilmesi imkansız talepleriyle bir horoz gibi kabaran küçük burjuva, sahip olmadığı bir iktidarla kendini özdeşleştirirken, mutlak tin ve mutlak dehşete varacak kadar ileri gider. Bütün idealistlerin ortak özelliği olan ve insanlığın tümünü içermeye yönelen fazlaca görkemli yücelikle -yaşıyor olmaktan başka özelliği olmayan küçük şeyleri canavarca ezmeye her zaman hazır bir yücelik- burjuva şiddet adamlarının kaba gösterişçiliği arasında çok yakın bir işbirliği vardır. Tinsel devlerin vakur duruşu, boş kahkahaya, patlamaya ve vurup kırmaya yatkındır.

Büyük harfle Yaratış derken, benliklerini şişirmeye ve bütün sorunları küçültmeye yarayan o zorlayıcı istenci kast ediyordur bunlar: Pratik aklın önceliğinden teori nefretine giden yol her zaman bir adımlıktı. Düşüncenin bütün idealist devinimlerine içkin bir dinamiktir bu: Hegel’in dinamiği yine kendisiyle düzeltme yolundaki sınırsız çabası bile o dinamiğe yenik düşmüştü.

Dünyayı bir ilkeden çıkarsama isteği, iktidara direnmek yerine onu Okumaya devam et

Bütün, yanlıştır.

23 Nis

-Theodor W. ADORNO-

Cüce meyve. — Proust nazikti: Kendini yazardan daha zeki sanma mahcubiyetinden kurtarıyordu okuru.

On dokuzuncu yüzyılda Almanlar düşlerinin resmini yaptılar; sonuç her zaman sebzeydi. Fransızlarınsa bir sebze resmi yapmaları bile yetiyordu, ortaya çıkanın bir düş olması için.

Anglo-Sakson ülkelerinde fahişeler, günahla birlikte, getireceği cehennem azabını da ikram ediyor gibi görünürler.

Amerikan manzarasının güzelliği: En küçük diliminde bile, ifade olarak, tüm ülkenin uçsuz bucaksızlığı belirir.

Mülteciliğin anılarında, av eti rostolarının belli bir tadı vardır: Hayvan sanki Freischün’ün tılsımlı kurşunlarıyla vurulmuş gibi bir tat.

Psikanalizde sadece abartılar doğrudur.

Mutlu olup olmadığımızı rüzgarın sesinden anlayabiliriz. Mutsuz insana evinin korunaksızlığını anımsatır bu ses, onu kuş uykularından, huzursuz düşlerinden uyandırarak. Mutlu adam içinse korunmuşluğunun şarkısıdır: Öfkeli uğultusunda, artık ona karşı etkisiz olduğunu itiraf eden fısıltıyı da işitir.

Düşlerimizden tanıdığımız o sessiz gürültü, uyanık saatlerimizde gazete başlıklarından saldırır bize.

Okumaya devam et

“Demek hep aldanmış ve budala kalmalıdır aşk”

14 Şub

-Theodor Adorno-

Aşağılanan, onuru kırılan kişide, bütün bedeni yakıcı bir ağrıyla ışımış bir insanın ki kadar şiddetli bir iç aydınlanma olur. Anlar o zaman: hep unutkan olan aşkın o kopkoyu körlüğünde bile bir körleşmeme, körleştirilmeme isteği alttan alta sürüp gitmiştir. Haksızlık edilmiştir ona; böylece bir tazminat hakkının doğduğunu düşünecek ama bu tazminatı geri çevirme zorunluluğunu da duyacaktır, çünkü arzuladığı şeyi ancak özgür bir insan verebilir ona, verip vermemekte serbest olan bir insan… İşte reddedilmiş kişiyi insanlaştıran da bu sancılı iç hesaplaşmadır.

Aşk genelden tikele bir kaçıştır hep, genelin hakkı hep tikele verilebilse de, bu kaçış her zaman genele bir ihanet olarak gerçekleşir. Demek genelde başkalarının özgürlüğü, özerkliği biçimini alarak tikelden öcünü almaktadır şimdi. Genelin etkisini hissettiren red cevabı genelden dışlanma olarak görünür bireye, aşkını yitiren adam böylece aslında kendisini herkesin redettiğini kavrar; hiçbir avuntuya gönül indirmemesinin de nedeni budur. Yalnızlığının duygusuz akıldışı şiddeti sadece bireysel kalan bütün doyumların bütün kazançların yalan olduğunu da öğretir ona.

Ama böylece genelin şu çelişik hakikatini de anlamaya başlar. Sevdiği kişi tarafından sevilmek Okumaya devam et

“Tam bir mülk haline geldikten sonra sevilen kişinin artık yüzüne bakılmaz”

14 Şub

-Theodor Adorno-

Tarihsel olarak, zaman kavramının kendisi de bir şeyin mülk ediniliş sıralaması temelinde oluşmuştur. Ama sahip olma arzusu, zamanı bir yitirme korkusu olarak, geri alınamayacak her şey karşısında duyulan bir korku olarak yansıtır. Varolan her şey, olası yokluğu açısından görülür ve yaşanır. Onun tam olarak mülk edinilmesini ve böylece dondurulduktan sonra başka eşdeğerli mülklerle değişilebilecek işlevsel bir şey olmasını sağlayan da sadece budur. Tam bir mülk haline geldikten sonra sevilen kişinin artık yüzüne bakılmaz.

Aşkta soyutlama, dışlayıcılığın tamamlayıcısıdır; bu dışlayıcılık da, aldatıcı biçimde, soyutun karşıtı olarak, bu tek ve eşsiz varlığa bağlılık olarak gösterir kendini. Ama işte böyle bir sahiplenme, sırf onu bir nesne haline getirdiği için nesnesine olan bağlılığını da yitirir ve “benim” durumuna düşürdüğü kişiyi yarı yolda bırakır.

Eğer insanlar mülk olmasaydı, başkalarıyla değiştirilmeleri de mümkün olmazdı. Sahici aşk özgül olarak ötekine seslenir ve sahipliğin yansımış imgesi olan kişilik putuna değil, sadece sevilen çizgi ve Okumaya devam et

Ölümsüzlügün ölümü

25 Oca

-Theodor Adorno-

Flaubert, söylentiye göre, elde etmek için bütün yaşamını yatırdığı ünden tiksindiğini öne sürermiş; ama bu tür çelişkilerin bilinci, Madame Bovary”ı yazan o tuzukuru burjuvanınki kadar kunt bir gönül rahatlığı içinde yaşamaktan ahkoymamıştır onu. Karl Kraus’la aynı tepkiyi gösterdiği yozlaşmış kamuoyu ve basın karşısında geleceğe güveniyor, aptallıktan kurtulmuş bir burjuvazinin kendi sahici eleştirmenine sonunda şapka çıkaracağına inanmak istiyordu. Ama aptallığı fazla küçük görmüştü: Temsil ettiği toplum bugün kendi adını bile telaffuz edememektedir ve toplum topyekünlaştıkça tıpkı zeka gibi aptallık da mutlaklaşmıştır.

Aydının güç aldığı kaynakları kemiren bir gelişrnedir bu. Ancak konformizme gömülmek pahasına -bu konformizm, büyük düşünürlerle anlaşmaktan ibaret olsa bile yine de konformizmdir- geleceğe güvenebilir artık. Ama böyle umutları bir yana bıraktığı anda kendi yapıtına da belli bir körlük ve dogmatiklik sızar: Onu öteki uca, sinik ve ikiyüzlü teslimiyete savuracak bir dogmatiklik. Piyasa toplumundaki nesnel süreçlerin Okumaya devam et

Aynanın arkasına

17 Kas
-Theodor ADORNO-

Herşeyin kötü olduğu yerde en kötüyü bilmek iyi olmalı. F. H. Bradley
Yazarlar için bir ilk uyarı: Her metinde, her parçada, her paragrafta, ana motifin açıkça ortaya çıkıp çıkmadığına bakılmalı. Birşey anlatmak isteyen kişi anlatmak istediği şeye kapılıp gider ve üzerinde düşünmez olur. Niyetine fazlaca yakın durduğu, “düşüncelere dalmış” olduğu için, söylemek istediği şeyi unutmuştur.
Hiçbir düzeltme, denenmeye değmeyecek kadar küçük veya önemsiz değildir. Yapılacak yüz değişikliğin her biri, kendi başına, aşırı titizlenme ve kılı kırk yarma çabası gibi görünebilir; topluca, metni bambaşka bir Okumaya devam et