Tag Archives: nietzsche

ayakta kalmak

29 Eki

-Rüşdü Paşa-

‘bir üslupta geçerli olan ne sözcükler, ne cümleler, ne de ritimlerdir.

yaşamda geçerli olanlar ise ne tarihler, ne ilkeler, ne de sonuçlardır’.

deleuze

ayakta kalmak yalnızca ahlâki bir hareket. yalnızca ahlâki olanların varlıklarının bir değeri olur. varlıklarının ve okumalarının.

yazı üslupla mümkün. yazıyı yazı yapan, çekiciliğidir, üsluptur. deleuze’e göre, iyi okuma biçimi, kitabı tamamen mahkûm etmektir, iyi okuma biçimi, metine, müzik dinler gibi, bir film seyreder gibi, davranmaktır.

hayat, zarafet, sağlık ve yaşamak sanatı, üç olayın aynı anda bir arada olması ile mümkün. zarif, sağlıklı ve iyi yaşamayanın bir hayatı olmaz, ölüdür, taklitçidir. zarafet, çekicilik. sağlık, doğa. iyi yaşamak, sanat. hayat, neşenin varlığı ile onaylanır.

bilgi ideali, okuma önündeki büyük engel. bir büyük engel daha var: hakikatin keşfi. ideal, hayatın reddedilmesine yol açan büyük tehlike. hakikatin şimdi/ burada maddileştirilmesi bir keşif imgesini oluşturur. diğer engel.

üç şey. sanatçı. doktor. mühendis. yalnızca sanatçı ve doktor hayatta kalır. sanatçı, araştırmacı değildir, yorumlayıcıdır. doktor, değerlendirmecidir. alışkanlıkların radikal bir şekilde değiştirilmesi Okumaya devam et

anlatmak..

23 Eki

-Cenk ÖZKÖMÜR-

“kendinden dışarı çıkarak bir şey ele geçiremezsin”
kafka

her şeye rağmen, bazı figürleri sevdim, gerçekten seviyorum, her şeyin, kendin dâhil, sadece bir figür olduğunu kabullendiğinde, iş kolaylaşıyor. hayat.

eve dönüyordum, kapıda karar değiştiriyorum, yürümem lâzım, yağmur hafif hafif yağıyor, epeyi yürüyorum, kulaklık kulağımda, zeki müren dinliyorum, puro bulamıyorum, sigara var, sigara içmek ile öpüşmek arasında bağ kuran bir ben miyim, bilmiyorum, açık bir yer buluyorum, restoran gibi, önünde masalar, kalabalık, yağmur artmıyor, sevimli kız geliyor, garson, bira istiyorum, sigara ve bira, durmadan içiyorum, karnım aç, dört bira içmiş olmalıyım, beş ya da, okuyacak konuşacak hiçbir şey ve kimsesiz, telefonuma notlar alıyorum, sigarayı sevmiyorum, garson süratime şaşırmış olmalı, beethoven çalıyor, arkamdaki kadın bağırmaya başlayınca masadakiler Okumaya devam et

Maybe one day

23 Eyl

-Emre DEMİR-

müzik dinlerken playlist oluşturmuyorum, tek şarkı dinliyorum. onlarca kez aynı şarkı. Takılıp kalıyorum. Buna karşın, tek kitaba dayalı okuma yapamıyorum. Evde, yolda, işte okuduğum kitaplar ayrı. Okurken, yetişme telaşı var. Neye ve nereye ve hangi amaçla olduğu belli olmayan bir telaş. Aşık veysel’i çağrıştırıyor: yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. Yazmak, ölümle bir yarış adeta. bu cümlenin altını çizdiğimi hatırlıyorum cemil meriç kitaplarının birinde. Birinden alıntı. Eskisi gibi hatırlama takıntım yok. Belki de benim sözümdür. Ne önemi var.

Karalamalarımın içinde, sadece benim için bir anlam ifade eden cümleler kurmayı seviyorum. Kutsal metinlerdeki gibi. Anlam, herkese açık değil. Bir kısmı insana, bir kısmı peygambere sunulmuş. Büyük kısmı tanrı’da. Yani yazarda. Yazı, sığınılacak bir yer. Yazı içinde daha da özel alanlar keşfetmeli. Yazanın içine çekildiği, arkasında iz bırakmadan gözden kaybolduğu alanlar. Her karalamada köprüler var. Yazar, bazı köprülerini, kendisi karşıya geçtikten sonra yakabilmeli. Okuyan için, bağlantısızlık, irtibatsızlık olarak görülebilir bu. Yazar için, yazı içinde kuytu bir köşe. Yazarın, yazı içinde, kendiyle baş başa kaldığı bir mağara. Her metinde, yazar ile okur arasında bir kovalamaca var. Okur, bir seri katil gibi yazarı kovalıyor. Yazar, kaçmaya çalışıyor. İyi yazar, iyi kaçar. Metinde izine rastlayamadığın yazar, büyük yazardır. Balzac’ı gebertemezsin mesela. Balzac’ı okursun sadece. Benim gücümün Okumaya devam et

Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık..

15 May

-Albert Camus-

Marx bir yana bırakılırsa, us tarihinde Nietzsche’nin serüveninin bir benzeri daha yoktur; ona yapılan haksızlıkları ne kadar düzeltsek azdır. Tarihte başka anlama çekilmiş, ihanete uğramış felsefeler yok değildir kuşkusuz. Ama Nietzsche’ye ve “nasyonal-sosyalizm”e gelininceye dek, baştan sona eşsiz bir ruhun soyluluğu ve çekişmeleriyle aydınlanan bir düşüncenin dünyanın gözleri önünde, bir yalanlar alayıyla, toplanmış cesetlerin korkunç yığınıyla süslendiği hiçbir zaman görülmemişti.

Üstün insanlık öğüdünün yöntemli bir biçimde alt-insan üretimiyle sonuçlanması işte hiç kuşkusuz yerilmesi, ama aynı zamanda da yorumlanması gereken bir olay. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların büyük başkaldırı akımının son noktası bu amansız kulluk olacaksa, bu başkaldırıya sırt çevirmek ve çağına seslenen Nietzsche’nin umutsuz çığlığını yinelemek gerekmez miydi:

“Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık.”

Kaynak: Albert Camus, Başkaldıran İnsan s. 80,Can Yayınları 8. basım

Yaralarım Benden Önce de Vardı…

27 Nis

-Ulus Baker-

Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi eğitim yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche’nin “hakikat sorunu” konusunda vurguladığı gibi, Dünya’nın Batısında yaşayan bir insan türü “metafizik” olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile.

Bilginin “bir şeyleri bilmesi” modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes’ten beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının ta kendisi haline geldi. Tanım ise kesinliktir.

Freud, Heidegger ile paralel okunması gereken bir pasajında çağımızın çağrısını dışa vurmuştu: Bana hakikati değil, kesinliği ver. Nereden geliyor bu garip emniyet tutkusu, güvenli kesinliğe bunca yakarış?

Heidegger aşağıdaki satırları yazarken, bir anlamda onun felsefi damarlarından biri olan Ernst Jünger’in erken dönem eskatolojisinden pek uzakta değildir: “Varlık ilk hakikatinde olurken, istem olarak Varlık kırılmalı, dünya mahvolup gitmeye bırakılmalı, insanlar yalnızca emekleriyle baş başa bırakılmalı. Ancak böyle bir çıkış sonunda Köken’in aniden bir yerlere oturması uzun bir zaman sürecek şekilde mümkün olacak… İşte bu olay daha şimdiden gerçekleşti. Bu olayın sonuçları dünya tarihinin bu yüzyılda başından geçen olaylardan başkası değildir.”

Bahsedilen “sonuçlar”ın Ernst Jünger’in doğumevi, yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşları olduğu besbelli. Onu Heidegger’den ayıran tek belirti, iki savaş arasının adamı olmaktan çok, savaşın kendisinin adamı olmasıdır. Birinci savaşın romantik gazisi; Okumaya devam et

ayak bileklerinden belli oluyor bir kadın

29 Mar

-Emre Demir-

incecik bilekli cins ayaklarına

kırmızı dağ topraklarını giymiş

y. z. ortaç

şanslıyım, dünyanın en güzel kadını şu an önümde yürüyor, kadının ayak bileklerini görebiliyorum, işim yok, kadını mümkün olan son ana kadar takip edebilirim, bilinçaltımda bu kadar yer kaplamasına rağmen bugüne kadar herhangi bir kadının ayak bileği üzerine hiçbir karalama yapmadığımı fark ediyorum, işte bir fırsat, bunu yazmalıyım,

kadını durdursam ve Adorno’dan bahsetsem ona, fetişizm yoksa mutluluk da yoktur, Adorno’nun adını duymamış olduğuna eminim, büfenin önünde durdu, dergilere bakıyor, devam ediyor, bu kadının ayak bilekleri üzerine şiir yazmalıyım belki, şiire daha çok gider gibi duruyor, kadının bir müzikalitesi var, ritmik, bir şarkıya eşlik eder gibi yürüyor, her adımı bir nota, slow bir şarkı, Nietzsche düşüncenin hantallığından bahsederken İngiliz kadınlarının ayaklarını emsal gösteriyor, bir kadının ayak bileğinin Adorno ve Nietzsche çağrışımları barındırması ne garip, hayır değil, çağrışımlar kadının ayak bileğine içkin değil, kadının ayak bileğinin bendeki imgesi Okumaya devam et

Hristiyanlık, bizi İslam kültürünün mirasından etti..

26 Mar

-Nietzsche-

Hristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da, bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti. İspanya’nın harika Magribi kültür dünyası, bizim için, temelde, Roma ve Yunanistan’dan daha akraba, bizim duyum ve beğenimize daha yakın olan bu dünya, ayaklar altında ezildi (bunların ne tür ayaklar oolduğunu söylemeyeceğim).

Niye? Çünkü soylu, erkekçe içgüdülerden kaynaklanıyordu, çünkü yaşama Evet diyordu; hem de Magrip yaşamının nadide ve rafine hoşluklarıyla!… Sonradan Haçlılar, önünde toza toprağa yatmaları onlara daha yaraşacak birşeyle savaştılar –bir kültürle, ki, daha bizim ondokuzuncu yüzyılımız bile onun karşısında pek fukara, pek “geç” kalsa gerek. –

Tabii, istedikleri, talandı: Doğu, zengindi… Yansız olalım en azından! Haçlı Seferleri –yüksek bir korsanlık, başka birşey değil!-

Alman asilzadeliği, temelde Viking’ce olan bu asilzadelik, burada tam ortamını buldu: Kilise gayet iyi biliyordu Alman asilzadeliğinin ne işe yaradığını… Alman asilzadeleri, Kilise’nin “İsviçrelileri”, Kilise’nin bütün kötü içgüdülerinin hizmetinde hep, -ama işin parası iyi… Kilise’nin yeryüzündeki bütün soyluluklara karşı ölümüne savaşını tam da Alman kılıçlarının, Alman kanı ve cesaretinin yardımıyla yürütmüş olması!

Bu noktada bir sürü nahoş soru çıkıyor ortaya. Alman asilzadeliği yüksek kültürün tarihin hemen hiçbir varlık göstermez: nedeni sezinleniyor… Hristiyanlık, alkol –yozlaşmanın iki büyük aracı… Kendi başına alındığında, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasında bir seçim yapmak söz konusu bile değil, tıpkı bir Arap ile bir Yahudi arasındaki seçim gibi.

Karar kendiliğinden verilir: burada seçmek, kimsenin elinde değildir. Kişi ya şandala’dır, ya da değildir…

Kaynak: Deccal, Çeviren: Oruç Aruoba, Hil Yayınları