Tag Archives: refik halid karay

Medeniyet Şifresinin Miftahı

16 Ara

-Refik Halid Karay-

Bir inkılap şimşeğinin kesin ışığı altında Anadolu Türkü nihayet medeniyet şifresinin miftahını eline geçirdi; şimdiye kadar bön bön uzaktan bakıp şaştığı, zihnine sığdıramadığı ve künhüne varamadığı irfan muamması artık bu tılsımlı anahtar sayesinde bütün çetinliğini kaybetmiştir. Medeniyet şimdi açılmaz bir kapı, aşılmaz bir uçurum, uçulmaz bir tepe, varılmaz bir ülke değildir. Eski elifbanın bukağılarından kurtulan ayaklarına taktığı bu kanatlı esatir çarıklar ile irfan âlemini, içinden ve üstünden seyretmek, bilip öğrenmek imkanını bulmuştur.

Bu bir tılsımlı muskadır. Gençlik onu zihnine soktu. Artık hayat mücadelesine çıkan gencin elinde Gordiya düğümünü ikiye biçen İskender’in kılıcı, insan ve hayvanlara aynı zamanda hükmeden Süleyman’ın mührü ve duvarların arkasını, dağların ardını gösteren Alaeddin’in feneri vardır. Henüz manasını, kıymetini anlamayarak hayran hayran baktığı bu acayip cifir, ona istikbalde bir hazine vaat ediyor.

Göklerin yıldızlar ile deryaların incileri arasında güzel ve kıymetli ne varsa hepsi bu hazinenin içinde ve anahtarı da artık gençliğin, milletin elindedir.

Yeni Türk alfabesi, bu millet ile Avrupa milletleri arasında üç yüz senelik farkı, Okumaya devam et

Reklamlar

Eskici

9 Şub

-Refik Halid Karay-

Vapur rıhtımından kalkıp tâ Marmara’ya doğru uzaklaşmıya baş­layınca yolcuyu geçirmeğe gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

“Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.”

Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanla­rın uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.

Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konukomşunun yardım ile halasının yanına, Filis­tin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.

Hasan vapurda eğlendi; giril giril işliyen vinçlere, üstleri ya­zılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya baka­rak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmaları ile de güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.

Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk al­dı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul’ daki gibi:

“Hasan gel!”

“Hasan git!”

Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline gir­mişti:

“Taal hun yâ Hassen.”

Diyorlardı, yanlarına Okumaya devam et

Refik Halid Ankara’da..

5 Şub


-Refik Halid Karay-

Derken hava bozuldu, yangın küllerini savuran sıkı rüzgârlar arkasından yağmurlar yağdı; etraf tepelere kar da düştüğü için soğuk kendisini gösterdi. Kumlu ve kireçli sular içmekten böbrek sancısına tutulmuştum, büklüm büklüm kıv­ranıyordum.

Baktım, olacak iş değil, Dahiliye Nazırı Talat Bey’e bir telgraf çektim: “Yangın münasebetiyle (hoş, daha doğrusu münasebetsizliğiyle olmalı!) ev, bark kalmadığından Bilecik’e ‘naklime müsaade buyurunuz.”

Üç gün geçmedi, cevabını aldım: Müracaatım kabul edilmişti.

Nihayet Ankara’dan kurtuluyordum.

Bu çorak, kurak, ırak ve ayrıca da kavuruk memleketten bağlık bahçelik, sulak ve şirin bir beldeye kavuşacağıma memnundum; hatalığıma rağ­men eteklerim zil çalıyordu, dudaklarım türkü mırıldanıyor­du.

Ankara koşmalarını söylüyordum. Benim yirmi, yirmi beş sene evvel dinlemeye doyamadığım Ankara koşmalarını, sonra­dan, bütün millet severek söyledi ve oynadı. Zaten eskiden beri halk türküleri hoşuma giderdi.

Bir kere, hiç unutmam, Sinop’tan Çorum’a gönderilirken (hikmeti Hûda, ben gönderilen bir adamımdır, kendiliğim­den giden değil… Yalnız başıma da değil: Saklı veya meydanda, daima bir, birkaç, birçok gözcü önümde, ardımda, yanımda, yamacımda hazır, nazırdır!) arabamı Boyabatlı on üç, on dört yaşında, sevimli, civelek bir çocuk sürüyordu. (Civelek asıl Türkçede çok hareketli, oynak, genç, civan mânasına gelir). Kastamonu ormanlarının çam kokulu, yüksek havası içinde Okumaya devam et

Ankara

22 Kas

-Refik Halid Karay-

Bir gün, bir uzak yerde, yol uğrağı, bir adamcağıza rasgelirsiniz; orta halli bir adamcağız… Tanışır, konuşur, ayrılır, gidersiniz. Fikrinizde bıraktığı iz hastalıklıya benzeyen solgun yüzü, çürük dişleri, oldukça düşkün kıyafeti, bezginliğidir. Bir müddet sonra onları da unutursunuz.

Böyle hiçten tanışmalar karşısında zihnimiz lastikliğini kaybetmemiş bir hamura benzer: Üstüne dokunan parmak yerleri çarçabuk kabarıp silinen, eski şeklini bulan bir hamur…

Fakat, bir gün, o adam, birdenbire bir ehemmiyet alır; Okumaya devam et