Tag Archives: ulus baker

Hasta kimdir?

15 Eki


-Ulus Baker-

“hastalık hayata bir bakış tarzıdır.” (g.d.)

Michel Foucault’nun eserinin ülkemizde pek tanındığını söyleyemeyiz, tanınmasına hizmet edebilecek tercümelerinin oldukça itici ve anlaşılmaz olduklarını da itiraf etmeliyiz, son olarak onun “postmodern” bir düşünür olarak uzak tutulması gerektiği fikrine yalnızca batılılaşmanın karşıtı islami-muhafazakâr yazarların alayla bakmaları da yeterince manidar, böyle bir fikir ülkemizde genelde sol entellektüeller tarafından paylaşılıyor ve Türkiye gibi bir ülkede yaşayabilmek için iktidarlara karşı verilmesi zorunlu olan mücadeleler boyunca en azından birkaç noktada işe yarayabilecek olan bir düşünce ne yazık ki birtakım klişelere pek kolay feda ediliyor, oysa Foucault’nun büyük bir “doğruculukla” tasvir etmeyi başardığı “modern” denilen bütün bu kurumlar, önce modern askeri kışla sistemini, ardından önce askeri sonra “sivil” hastaneyi, sonra zorunlu okulu, hapishaneyi ve bütün bu “disiplin” kurumlarını ithal eden bu satırları yazan kişi değil, Foucault’nun “postmodern” düşüncesini bu türden “disiplin” kurumlarının baskıları altında inlemekte olan koskoca bir nüfus için bir “lüks” olarak uzakta tutmaya çalışmak olsa olsa şuna varır: bugün artık her bakımdan “sorunlu” oldukları besbelli olan bu kurumlara “içkin” olan bir eleştiri de vardı; bu eleştiri ta başlangıçtan beri işin içindeydi; ve biz kurumları pekala ithal etmişken bu eleştiriyi ithal etmemeyi makul görüyor haldeyiz…

“kurumları ithal etmişken, kurumların eleştirisini ithal etmemeyi makul görür haldeyiz”

 

ülkemizde de bu kurumlar en az batıdaki benzerleri kadar sorun yaratıyorlar, bunu f-tipi cezaevleri meselesinde oldukça can-yakıcı bir şekilde hissettik, hiçkimse bugünlerde dokunulamaz tek kurum olarak orada duran askeriye dışında eğitim sistemimizin, hastanelerimizin, ıslahevlerimizin ve benzeri kurumlarımızın çalıştığını, eğer yüzsüz bir bakan veya üst düzey bürokrat değilse söyleyemiyor, bunun nedeni sadece bu kurumların “kötü”, “hastalıklı” ya da “mahkum edilmiş” yaşantıların dünyası olmalarından gelmiyor, aksine oralarda sunulan “hizmetlerin”, yani bu kurumların kendi önlerine biçimsel olarak koymuş oldukları amaçlara eriştirecek yolların ve yöntemlerin yeterince işlemediklerinden yakınıyor, reform talebiyle ortaya çıkmayan hiç bir kurum yok gibi.

” disipline dayalı kurumlar sanki reform talepleriyle doğmuşlar”

Foucault’nun ironik bir şekilde altını çizdiği gibi, bütün bu “disipline dayalı” kurumlar sanki Okumaya devam et

Reklamlar

tezer özlü bizim kadın üzüntü kültürlü

29 Ağu

-Rüşdü Paşa-

             ‘erkeğin erkek hasletleri, erkek kusurları vardır.

kadının da aynı.

hem erkek, hem kadın meziyetli kadınlar, dünyada bulunmaz kadınlardır.

bazı erkeklerde kadın  hataları olan dedikodu,

her şeye burnunu sokma, gözetleme, yani elinin hamuru ile erkek işine karışmak meselesi’.

            sait faik

tezer özlü: “şunu unutma. birçok kadının son anı, organının içinde değil, dışındadır. erkek sonsuza dek kadının içinde gidip gelsin. böylelikle ancak erkeklik gücünün güzel imgesini uyandırabilir kadında, ama o özlenen, kısa, ölümcül, güzel anı yaratamaz. kadın erkek ilişkisindeki en acı yön de belki bu. kadın, organının üzerinde son ana yaklaşmalı ki, seninkiyle birlikte o ana erişsin”.

başak, arkadaş olur. arkadaşlarla seks yapılmıyor. seks bir hiyerarşik varsayım, tutuyor.

onunla, tezer özlü, yürüyorum, tanrım, yağmur başladı, ne güzel, yağmurun kendisi, yağmurun sesi, yağmur bir hareket, tezer özlü, romalıların kurduğu ilk kent, colchester, giriş yazısı, öyle yazar, büyük bir ormanın bittiği yer, suyun bir yakınında antika kasaba, ingilizler bira içiyor, yağmurdan kaçanların geride bıraktıkları ahşap banka onunla aynı anda oturuyorum, yağmur damlalar halinde değil kesintisiz, içerden iki büyük birayı koşarak getiriyorum, tezer özlü kıvrak, hareket içeren her kelime türkçe oluyor, karşılıklı, arkadaşlık tanım olarak kendini ikame ettiğin oluyor, ben öyle tanımlıyorum, tezer özlü mükemmel kadın, her mükemmel kadının tek kusuru mükemmelliyetçiliğidir, tezer özlü dokuz eylül doğumlu, başak, bütün dünyanın yükünü çekiyor görünüyor, gergin, sert kabuklarını açmasını beklemek sabır oluyor, yerinde duramıyor, sabahattin ali’nin kürk mantolu madonna’sında ve içimizdeki şeytan’ında, iki roman, kız ile erkek anında birleşirler, ilk anda, hemen, hızlı, kutsal ve derin, iki romanının da sonunda ayrılık var, bir türlü olmaz, ilişki kipi son-suz oluyor, bir son yok, sonsuzluk zamansızlık olarak içmek için bir fırsat yaratıyor, kesinlikle çok içiyorum, tezer özlü aynı grafik üzerinde, bira içerken bir kanun vardır iki şartlı, hızlanarak içilir, grafik pozitif eğimlidir, ilk şart bu oluyor, iki, mutlaka artan hızda içiliyor, second derivative sıfırdab büyük, artan eğrinin yükselen bölümündeyiz, kanun var, devrede, çalışıyor, konuşuyoruz, açmaya emin olduğunda her insan açık, çıplak, akıl tam devre dışı, o’nun hisleri benim öykülerimdir, yalnızlık, yarı dinsizlik, paylaşılmayan mutluluk, bunlar var, makro iktisat olayının son dersini almaya geldim, gördüğüm, girişin olmayışıdır, giriş yok, işte tezer özlü girişsiz, hayat iki setlik bir filmdir, kaldırımlar ve oteller, her birşey, tek ve tek, kaldırımlar ve oteller ile modellendirilebilir, tezer özlü gerçek bir göçebe, türk, göçebelik bir onüçüncü yüzyıl arayışıdır, ne iyi bir otel var ne de doğru bir kaldırım, geçiyoruz, geçici, şimdilik, tezer özlü ve yağmur  ve viski, viskiyi biraların arasına ben sıkıştırıyorum, bir pint bira bittiği anda viski ile dinleniyoruz, ikinci türev artı kipi ile, hızlı konuşuyorum, çarptığım her kağıt duvardan sonra tezer özlü karşımda, şaşırmıyorum, söylediğim her sözü tezer özlü için söylüyorum, tezer özlü her kelimeyi benim için kullanıyor, kelimeler karşısında geçici muhalefet bir onaylama arayışıdır, zaman zaman oluyor, bir ihtimal iki deliyiz, korkudan öldürülmeyi beklemektense kendimi adam gibi asmayı tercih ederim, gerçekten yaparım bunu, ben iktisat biliminden birşey öğrendim, kısa devre zarf eğrilerinden uzun dönem eğrisine geçilir, birkaç dakika idare ettin mi tamam olur, onun söyleyeceklerini söyleyerek dinlendiriyorum onu, çocuktum, bana oyuncak almadılar, londra’ya gelene kadar hiç konuşmadım, tek kelime yok, londra’da olmak dünya’da olmak, ana dilinde sessiz, birşey vardır herhalde diye düşünüyor, bekliyordum, adalet, kendiliğindenlik ve saire, bekledim, konuşmadım, insan sözdür, londra benim için büyük bir boşluk, londra’da düştüm, sessizliğimi Okumaya devam et

Neden Biz, Müzisyen Olmayanlar?

21 Tem

-Gilles Deleuze-

-Çeviren: Ulus Baker-

Pierre Boulez’in uyguladığı seçme yöntemi önümüze beş müzik eseri çıkardı. Bu eserler arasındaki ilişkiler ne bir şecere ne de bir bağımlılık; bu eserlerinden birinden ötekine bir ilerleme çizgisi ya da bir evrim söz konusu değil. Daha çok sanki bu eserle semi-aleatoirement seçilmişler ve birbirleriyle reaksiyona girecekleri bir çember oluşturuyorlar. Böylece, yalnızca bu beş eser için geçerli olan özel bir müzikal zaman profilini çekip alabileceğiniz bir sanal ilişkiler kümesi dokunuyor. Pekala Boulez’in başka dört beş eser seçmiş olabileceğini kavrayabiliriz: o durumda elimizde başka bir çember, başka reaksiyonlar ve ilişkiler, müzikal zamanın veya zamandan farklı başka bir değişkenin başka bir biricik profili olurdu. Bu bir genelleştirme yöntemi değil. Müzik örnekleri olarak seçilen eserlerden yola çıkarak “işte, müzikal zaman bu” dedirtecek soyut bir zaman kavramına yükselmek söz konusu değil. Belirli koşullar içinde belirlenmiş kısıtlı çemberlerden yola çıkarak zamanın özel profillerini türetmek, sonra da bu profilleri üstüste koyarak gerçek bir değişkenler haritasına ulaşmak gerekiyor; ve bu yöntem müzikle ilgili olduğu gibi binlerce başka şeyi de ilgilendirebilir.

Boulez’in kesin olarak belirlediği çemberde zamanın özel profili asla müzikal zaman sorununu tüketeceği iddiası taşımıyor. Görmüştük ki atımlı bir zamandan atımlı olmayan bir zaman türü çıkıyordu ve bu atımlı olmayan zaman yeni bir atımlama biçimine varıyordu. Ligeti’den gelen 1 no’lu eser belli bir atım boyunca atımlı olmayan bir zamanı monte ediyordu; 2, 3 ve 4 numaralı eserler bu atımlı olmayan zamanın farklı görünümlerini geliştiriyor veya gösteriyorlardı; Carter’ın 5 numaralı son eseri ise atımlı olmayan zamandan yola çıkarak orijinal, çok özel, çok yeni bir atım biçimini nasıl bulabileceğimizi gösteriyordu.

Atımlı zaman, atımlı olmayan zaman; bunlar tümüyle müzikal, ama aynı zamanda bambaşka bir şey de. Sorun atımlı olmayan zamanın tam tamına ne olduğunu bilmek. Biraz da Proust’un “saf haliyle birazcık zaman” adını verdiği şeye tekabül eden bir yüzergezer zaman türü. En apaçık, en dolaysız karakteri bakımından, atımlı olmayan dediğimiz bu zamanın süre olduğunu, ölçü ister düzenli, isterse düzensiz, ister basit ister karmaşık olsun ölçünün elinden kurtulmuş bir zaman olduğunu söylemeliyiz. Atımlı olmayan bir zaman karşımıza her şeyden önce türdeş olmayan, Okumaya devam et

Ulus Baker’in Sene-i Devriyesi.. Kumgüzeli

13 Tem

-Ulus Baker-

En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan… Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı… Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı… güzelsin…

Uzaktan zor seçilebilir bir harf… Hayır hayır! Şimdi anlıyorum… Gizli bir rakam, Kabala’dan… kumun üzerine çizilen… Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz… ama güzelsin…

Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay… Öyleyse bu bir nasihat… çünkü güzelsin…

Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle… hâlâ güzelsin…

İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar… Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı “effendi”sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler… Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe… orada güzelsin…

Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil… Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü… Akşam mı? O kayıtsızdır… Bildiği gibi değişir, geçer, gider… güzelsin…

Kes kulakları, geçir bir sicime… Ama kaybetme… Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü… Islanarak… Ama güzeller…

Kalp kalbe karşı… Bir arkadaşın evinde… Çiçekmiş… Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten… Devetabanını pazı sanabilirim… Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni… Çünkü güzelsin…

Sözlerine delik kulağım… Özürlere sağır… Kör bir kuyu olacağım… Sen ise, güzelsin…

Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem… Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim… Aldırma, güzelsin…

Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer’e “su böyle işte ve başka türlü değil” demiş… Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık… Ressamın tarafını tutuyorum… Çünkü, güzelsin…

Birkaç tel beyaz… Bizi gazlamaz… Sakınmazsın görüntünü, biliyorum… Çünkü güzelsin…

Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer’e bir su damlası gösterip, “su işte böyle ve değil başka türlü” demiş… Bir öpüş damlasında kanyuvarları… Mucidin tarafım tutsam da… Sen güzelsin…

Teleskopla bulamadım… Mikroskopla bulacağım… Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet… Gözenekler, sivilceler… Onlarla çok güzelsin…

Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi… Kazık ve pazarlık… Ama son kumarım sensin… Sen, güzelsin…

Sen, güzelsin… Kuraldışı… Bastıbacak… Minicik… Ama sen, güzelsin…

Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun… Pazarlık etmem… Markette yoksun… Reklamın yok! Gerçekten… Güzelsin…

Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım… İhanet… Ama sen, güzelsin…

Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun…

Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…

Türkiye’nin “Yerlisi” Olmak

30 Haz

 -Ulus Baker-

Cemil Meriç, “Türkiye aydınının” dünyayı, yani Avrupa fikriyatını Marksistlerden öğrendiğini söylediğinden beri “muhafazakâr” fikriyat artık “yerlilik” düşüncesini temel hedef olarak almalıydı. Ama bu türden her düşünce, geçmişiyle ortak olmak, onunla birlikte oturmak isteğine dayanır. Bizim muhafazakârlarımızda böyle bir istek yok.

Bu tür muhafazakârlığı harekete geçiren duygular ve tutkular geçmişin değerlerinin korunmasına, ayakta tutulmasına yönelik olmaktan çok, geleceğe yöneliktir. Muhafazakar, özellikle modern çağın insanıdır; eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık, ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin arkasında kaldığı andan itibaren mümkün olan duygusal bir yaşantıdır.

Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: yani çocuklarım, toplumum, gelecek de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar ister.

Bugüne kadar, geçmişin değerlerini korumak, ataların mirasını savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüştüyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki geleneğin büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.

Fikir ithali

Tanzimat’tan beridir, “fikir ithali”nden başka bir şey yapılmadığı halde, hala bir yerlilik varsayımı, hiç değilse bir “miras” olarak dile getirilip duruyor. İthal fikir denilen şeylerin Okumaya devam et

Görüyorum, o halde düşünüyorum..*

24 Haz

 -Emre DEMİR-

“Aydınlıkta başkalarının uydurduklarını okur,

karanlıkta kendi hikâyelerimizi uydururuz.”

Alberto Manguel

Rüyalarımızın, yaşadıklarımızdan daha anlamlı olduğu muhakkak. Rüyada bir seçki var. Yaşamda ise, dizgi. Yaşam, kurgusal değil. Akıyor. Evet, bir şeylere göre akıyor ama akışın dolaylı olması, kurgusal olması anlamına gelmiyor.

Şu’nu teşhis etmek gerekir: Rüya, yaşanacak olanın habercisi değil; yaşanmış olanın çağrışımı.

Bazen, bir cümle buluyorum. Üzerine karalama yıkabileceğim bir cümle. Başlıyorum yazmaya. Olmuyor. Olmuyor sandığım şey, kendi tıkanıklığım olmalı. Olur. Olmaması için neden yok. Bu sonsuz kelimeler, düşünceler, kavramlar evreninde, her cümle, her yere gidebilir. Tek bir cümleden, koca bir roman çıkar. Olay örgüsü, karakterler, mekânlar, önemsiz ayrıntılar. İlk cümleyi bulacaksın. O tek cümleyi. Her kütüphane tek bir kitaba, her kitap tek bir cümleye indirgenebilir.

Her yaşam da, tek bir rüyaya indirgenebilir. Yazmak, uyanıkken rüya görmeye çalışmak oluyor.

*

Albert Camus, çözülememiş tek felsefi sorunun intihar olduğu iddiasında bulundu. İntiharın anlaşılmayacak bir yanı yok. Yaşamayı ısrarla sürdürmek, daha ciddi bir felsefi sorun olarak görünüyor. Çözülememiş tek felsefi sorun diye bir şey varsa, bu, rüya’dır. Freud rüya’yı açıklamadı, rüya’dan faydalandı. Rüya’nın tek işlevi, bilinçaltı canlandırmalar sahnesi olmak değil.

Manguel şunu not etti: “Karanlık, konuşmayı kışkırtır. Aydınlık, sessizliktir.”

Şunu da ekledi: “Aydınlıkta okuruz. Karanlıkta konuşuruz.”

Karanlığın kışkırtıcı etkisiyle rüya oluşuyor. Rüya, konuşmaktır. Uyanık olmak, sessizliktir. Konuşmak, görmek demek değildir. Blanchot: Parler c’est pas voir.

Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmi, Yusuf’un derin bir uykuya dalmasıyla bitiyor. S. Kaplanoğlu, Ece Ayhan’ın şiirlerini ve Ulus Baker’in yazdıklarını okudu. S. Kaplanoğlu, bilir.

Rüyanın, çözülememiş tek felsefi mesele oluşu şundan; Okumaya devam et

Video üstüne

4 Haz

-Ulus Baker-

Yenilik ya da icat nedir diye sorduğumuzda aslında çok karmaşık süreçlerden bahsederiz. Karl Popper “icadın mantığının olmadığını” söylediğinde sorunu göreli bir kolaylığa kavuşturuyordu, ama nihai olarak “yeni ne demektir?” sorunu çözülemiyordu.

Bu soruyu en radikal bir şekilde ortaya atanlar gerçekten de sosyal tarih çerçevesinde Gabriel Tarde, felsefe düzeyinde ise öğrencisi Henri Bergson oldular. Tarde’a göre “yeni” iki taklitler serisinin şu ya da bu anda buluşmalarıydı.

Sözgelimi fotografın icadı önünde sonunda çok eski bir camera obscura tekniğiyle bazı maddelerin güneş ışınlarından farklı oranlarda ve dereceler boyunca etkileniyor olmaları konusundaki “simyasal” bilgilerin Niepce’in kimliğinde ve beyninde biraraya gelişlerinin bir sonucuydu. Optik ile kimyanın özel bir bileşimi…

Sinema ise kinetik ile fotografın özel bir bileşimi olarak optiği ve kimyayı içermeyi sürdürüyordu. Hatta Hollywood “star sistemini” oluştururken sonuçta bunu bir “kozmetik sanayii” olarak da görmemiş miydi? Boya ve makyaj, ışık ve imaj birbirlerini tekrarlayıp durmaya başladığından beri klasik bir sinema tarihinin içine girmiş durumdaydık zaten. Bazen icadın ve “yeni”nin buluşmaları son derecede farklı türden ortamlar arasında olabilirler.

Fotoğrafın başlangıçlarında pozlama süresinin uzun olması gibi sonradan giderilecek teknik bir mesele bile birtakım kültürel ve sosyal oluşumlarla biraraya gelmişti: portre fotoğraf yalnız ölüler üzerinde mümkün olduğu için, 19. yüzyıl ortalarında özellikle Protestan ülkelerde “memento mori” (ölümü hatırla) sanatçıları türediler ve aileleri için ölü çocukları süsleyip püsleyip fotoğraflarını yadigar bırakma konusunda uzmanlaştılar. Pozlama süresi kısaldıkça “sokaktaki resim” teknik olarak elde edildi, ama Rodin ile fotografçı bir arkadaşının bir sohbetinde dile getirildiği gibi bu bir gerilime yol açtı: tamam enstantane fotoğrafı elde edebilmiştik ama sokaktaki hareketli nesneleri, yayaları, arabaları, uçan bir kuşu, koşan bir atı çektiğinizde çok tuhaf bir görüntü elde ediyordunuz. Neden bunları seri imajlar halinde çekmeyelim (Muybridge, Marey)?..

Açıkçası enstantane fotoğraf bir “film beklentisi” haline gelmişti belli bir noktada… Hareketi fotogramlar halinde kaydererek yansıtmak… Herkes bunun fotograf değil fotogramlar silsilesi olduğunu biliyordu ta baştan beri ve çoğu kişi bunun ne işe yarayacağını, hareketi aynen yansıtmanın ne gibi bir işe yarayacağını (sinematografinin mucitleri de dahil olmak üzere) pek kestirebilmiş değildiler. Ancak Méliès sonrasında “montaj” devreye girince sinemanın devrin en etkili aracı olacağı ortaya çıktı. Çünkü modern toplum, endüstrisinden edebiyatına, sanatından mimarisine, devletinden ekonomisine bir “montajdı”…

Napolyon modern usul ve medeni kanunlarını aslında monte ettirmişti. Mühendislik montajdan ibaretti (ve zaten terim 19. yüzyıl mühendisliğinden türemiştir). Montaj her şeydi ve sinema, her şeyi Okumaya devam et