Tag Archives: yahya kemal

Usta olmak için “babayı katletmek”

3 Tem

-Besim F. DELLALOĞLU-

Teknik, mimetik bir şeydir. Yani taklide dayanır. Taklit ise küçümsenecek bir şey değildir asla. Her usta berber ustaca kesmeyi bilir sonuçta. Amaç saçı estetik biçimde kısaltmaktır. Ustası hangi tekniği kullanıyorsa, onu kullanıp, geliştirmek zorundadır. İşte böyle gelenekler oluşur. Üsluplar belirlenir. Burada mimesis yani taklit her türlü öğrenmenin temeli olacaktır. Sanat eğitiminde de eskiden kürsüler vardı. Ünlü ressamların özgeçmişlerinde hangi hocanın atölyesinden yetiştikleri yazar hep. Bu da bir usta-çırak ilişkisidir. Bir hocadan feyz almak felsefede de olabilir. Bu taklit etme giderek kendi içinde de bir evrim geçirecektir. O zaman her çırak ustasının aynısı mı olacak? Hayır; bu ilişki kendi içinde bir üslup geliştirmeye engel değildir. Burada kelimenin tam manasıyla diyalektik bir ilişki vardır. Her çırak aslında bir anlamda “ustasını, babasını katlederek” usta olabilir. Kendisi olabilir. Her çocuk babasından etkilenir ancak “babayı katletmeden” de kendisi olamaz. Aslında bütün ustalarla çırakları arasında böyle bir ilişki vardır: Tanpınar ile Yahya Kemal arasındaki ilişki de budur. Bir yandan itaattir, boyun eğmedir, öykünmedir. Ama öte yandan da isyan etme, farklılaşma, kendisi olmadır. İşte tam da bu nedenle çok dominant babaların, çok büyük ustaların hayatları çok daha zordur. Büyük yaratıcıların çırağı olmak çok ezici bir şeydir. Yani çok büyük, dişli bir ustaya isyan edebilmek, onu katledebilmek kolay değildir. Ancak bunu başarabilenler seyrek de olsa çıkar. Çok büyük ustaların, çok büyük öğrencileri de olur bazen. Çok büyük bir ustanın karşısında kendin olabilmek ancak yeni bir büyük usta olabilmekle mümkündür. Tanpınar’la Yahya Kemal ilişkisi de biraz böyledir. Tanpınar’ın şiirinin azlığı buradan kaynaklanır. Yaşamı boyunca hiç kitap yayımlamamış bir ustanın çırağı olup da kitap yayımlamak kolay mıdır? “Şiir benle bitti, siz başka iş yapın” diyen bir ustanın karşısında şiir yazmak kolay mıdır?

Kaynak: Modernleşmenin Zihniyet Dünyası-Bir Tanpınar Fetişizmi, S.59-60, Kapı Yayınları

“Şiirden vazgeçin, o benle bitti..”

22 Nis

Sana biraz havadis: Geçen akşam Yahya Kemal’i gördüm, yanında Muhip de vardı. Sofraya:

Bezm-i safâya sâgar-ı sahbâ gelir gider
Gûyâ ki cezr ü medd ile deryâ gelir gider


beytini okuyarak geldi, biz derhal komplimanı yapıştırdık: “Bu sizin gelişiniz beyefendi!” dedik ve iyice dalkavukluk ettik.

Üstad sarhoştu, açıldı. Sağa sola bastı küfürü. Nihayet bir yarım saat kadar da bizim nesirleri medhetti, sonra “şiirden vazgeçin” dedi. “Onu yapmayın, o benimle bitti. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. Artık yapamazsınız” diye bir baba nasihatı verdi.

Vâkıa ilk önce çok kızdım, fakat bilahare “Bülbül” manzumesi bu söze hak verdi.

Şiir Yahya Kemal ile bitmiyor, burası muhakkak, ama ben bu işi pek beceremiyorum.

Kaynak: Tanpınar’ın mektupları, dergâh yayınları, 1992

Bir rüyada gördüğümüz Eyüb

1 Nis

 -Yahya Kemal-

Türklerin ölüm şehri Eyüb, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslâm cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm şehrini bir defa görenler, kendilerini bir servi ve çini rü’yâsı içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakîkaten bir rü’yada bulunuyorlar? Çünki Eyüb İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rü’yâ idi. İşte o rü’yâ, Haliç’in kenarında, şimdi gördüğümüz yeşil şehir oldu.

Epey seneler evvel İstanbul’u görmeye gelen şâir Henri de Regnier, Eyüb mezarlıklarının bir yokuşunda durmuş, Türk ölümünün derin bir vecdiyle, Türk ırkından doğup, bizimle beraber yaşayıp, öldükten sonra, mezarına sarıklı bir taşın dikilmeyeceğine acımış ve “İstanbul! mü’minlerin o kadar sevdiği Eyüb servilerinin altında kendimi senin ölülerinle kardeş hissettim.” demişti. Bir Katolik şâirini böyle söyleten Eyüb, bizi de içine aldığı zaman fazla düşündürmüyor; orada âhiret havasını teneffüs ederken müsterih oluyoruz; zihnimizi yormuyoruz

Fakat Eyüb’ün bu servi ve çini rü’yâsından uyanan bir zâir diyebilir ki: “Neredeyim!…

Bulunduğum yer İslâm cennetinin yeşil bir bahçesini andırıyor. Maamâfih ne kadar garip ki Okumaya devam et

Bir dua gibi yaşa

26 Mar

 -Emre DEMİR-


“Konuşurmuş gibi, kolaylıkla yazıyordu”

Proust

Frenk gecesinden çıkıp Müslüman bir sabah aramak nafile, yatak bir mezar gibi çekiyor içine, yataktan kalkamadıkça hayat süren bir leş gibi hissediyorum kendimi, bizi kim diriltecek?

Ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilenler var, bir de sızan ve sabah kalkamayanlar. Sabahsızlık, çok fena.

İstersek bütün ömrümüzü bir dua haline getirebiliriz diyor Tanpınar, Adorno’ya göre yanlış yaşam, doğru yaşanamıyor ve Pavese, günahın şu ya da bu davranış olmadığını, tümüyle yanlış kurgulanmış bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor.

İnsanların neyi neden yaptıklarını hiç umursamıyorum, umursanmaya değer olan, insanların, davranışlarını ve sözlerini belirleyen koşullar. İnsan, hangi koşulların ürünüdür ve insan, kendi koşullarının farkında mıdır?

Kendi koşullarının farkında olmayan kişinin, Okumaya devam et

Yahya Kemal ile Ahmet Naim arasında bir münakaşa..

19 Mar

-Yahya Kemal- 

Derslerden yeni çıkmıştık. Kâtib-i Umumi’nin odasında istirahat ediyorduk.

Ahmet Naim Bey birden bire dedi ki: “İslamiyet’e sizin ettiğiniz zararı bu aralık kimse etmiyor.”

“Niçin… Nasıl, ne gibi…” dedim.

“Mesela bugünkü yazınız gibi yazılardan…” dedi ve ilave etti: “Zaten dalâlete düşmüş bu zavallı milleti daima şaşırtıyorsunuz… Bir zaman Türkçülükle, şimdi de İslamiyet’i efsaneler üzerine kurulmuş bir din gibi göstererek… Hâsılı bu şaşırmış halkı bir türlü şaşırtmayı icat ediyorsunuz. Bizim (!) Abdullah Cevdet’in dinsizliğinden korkumuz yoktur, çünkü o sarahatla dinsizdir ve maddidir; İslamiyet’i yıkamaz.Halbuki sizin Tevhid-i Efkar’da bir seneden beri çıkan yazılarınız İslam akaidini ve esâsâtını baştan başa tahrif ediyor. Beyefendi! İslamiyet’te ölülere ibadet, mezarlara muhabbet, ölmüş insanları filan veya falan semtte hazır ne nazır zannetmek gibi itikatlara yer yoktur. Peygamber sallâllahü aleyhi ve selem efendimiz hazretlerinin kendi naşı bile İslam’da takdis olunamaz. İşte İslam’ın Hıristiyanlığa ve diğer dinlere bir faikıyeti de bundandır, böyle ebatila İslam’da inanılmaz!..”

Naim Bey coşmuştu. Coşkunluğuna bir diyeceğim yoktu; zaten onun inanan bir insan oluşundan hoşlanıyordum. Ancak katı ve kırıcı bazı kelimelerini tahammülün fevkinde gördüm ve aynı sert tavırlar ve söyleyişle iade etmeyi zaruri addettim ve aynen dedim ki: Okumaya devam et

Ezansız Semtler

4 Mar

-Yahya Kemal-

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görül­mez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar müslümanlığm çocukluk rü’yasını nasıl görürler?

İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, hava­sı ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, do­ğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üze­rinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak bes­meleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazan­ların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. Bu ço­cukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alaf­ranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağ­lı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettirmez.

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerinde Okumaya devam et

Zamanın kisvesi..

1 Mar

Mimariyi yalnız mimari ve hendese nokta-i nazarından adıyla ihya etmek bir hatadır. Çünkü mimariye zamanın giydirdiği bir kisve vardır. İste o milli peyzaj’dır.

Buna bir misal: Beyazıd Camiidir.

Beyazıd Camiinin önünde kahveler arkasında Sahaflar Çarsısı vardır. Bilhassa Sahaflar Çarsısı’nı ele alalım. Bu manzara hiçbir dekorcunun icad edemeyecegi kadar güzeldir. Ve üstelik maziyi göz önünde canlı bir vesika gibi bulundurur.

Çok cezrî düşünen bir belediyeci feci bir günah olarak, Beyazıd Camiini yalnız mimarî eseri olarak ortaya çıkarmak istese ve Sahaflar Çarsısı’nı kaldırsa ne kadar fena olur, değil mi?

Demek ki zamanın bir de kendi mimarisi vardır, etraf her zaman tufeylî değildir.

Kaynak: Milli Peyzaj adlı makale, Yahya Kemal