Tag Archives: zizek

Hepiniz yalnızsınız

24 Ara

-Emre Demir-

“Ben dahi bile yapıldım, taş ve toprak arasında”

HB

Parmaklarım, cep telefonumun dokunmatik ekranında gezinirken, Sennett’ın “günümüzde düzen temassızlık demek” sözünü hatırladım.

Dokunmak, bir irtibat kurma yolu. Yabancı olanı, dışımızda olanı hissetmeye yarıyor. Teknoloji, dokunmayı asgariye indirme üzerine kurulu. Şehirlerarası otobüslerin tek kişilik koltukları revaçta. Çoğu okulda öğrenciler tekli sıralarda oturuyor. Öğrencilerin omuz omuza olması, daha önce sorun yarattı. Tek kişilik sıra, mekânın düzenlenmesiyle alınan bir önlem. Düzenleyiciler, benzer tasarrufları, meydanları, sokakları, stadyumları, terminalleri düzenlerken de yapıyorlar. İnsan bedenini duyarsızlaştırmaya yönelik tasarruflar.

Düzenleyiciler tarafından, anlayana verilen mesaj şu: Çok kalabalık olabilirsiniz ama hepiniz yalnızsınız! Okumaya devam et

Reklamlar

Takdir etmek gerek

6 Eki

-Rüşdü Paşa-

Takdir etmek gerek. Takdir etmek, sanat için imkân veriyor. Hürriyet.

Doğru söyle. Gerçek ol. Hemen hareket et. Tutkulu ol ve bildiklerini anlat. Ve durmasını bil. Nerede duracağını bilmek bir sezgi olayıdır. Bilgiden üstte.

Kadının sahteliği, hakiki olmak için çıkış sağlar. Kadın, toplumsal bir yer değiştirmedir Bir hanımefendi, bir fahişe gibi olmalıdır. Bir fahişe de bir hanımefendi gibi. İşte kadın diyalelektiği budur. Kadından kurtulmak sezgisel olarak mümkün.

Kadının olmadığı herhangi bir yer kütüphane oluyor. Okumaya devam et

doğruluk bir kurgu gibi yapılanmıştır

11 Eyl

-Rüşdü Paşa-

‘cinsiyetler, türler ve âlemler arasında bir şeyler olup biter’.

                        deleuze.

 

                        ‘gerçeğin karşıtı yoktur.’

                        braque

                       

 

bir koridor, parka açılan yol, ekim ayında birgün, müzik, bir kadın bana doğru, bebek yüzlü, adımları bilinç dışı.

an, durmalı. şimdi.

yazmak bir oluş problemidir. devam eder. yazılan metin eksiktir, mutlaka düzeltilmesi gerekir, düzeltme sonsuza kadar devam eder. bir zaman başlar, tamamlanmaz. 

  Okumaya devam et

tam da bu yüzden..

10 Kas

-Cenk Ç. Özkömür-

“bir kadınla birlikte olmak,
 bir kadının tahakkümcü ve olumsuz iktidarının içinde olmak anlamına gelir.”
rüşdü paşa

“women are machines for suffering”*
picasso

aslında, karnım epey aç; ama ben, içki’yi tercih ediyorum.

bir bardayım. kimliğini bulamamış bir yer: sandalyeler ahşap; antika değil, yeni de değil, belli ki antika gibi göstermeye de çalışmamışlar: o zaman, sormadan edemiyorum: bu sandalyeler, neden ahşap?..

uzun burunlu, top sakallı ve sarışın bir garson geliyor. yakın davranmaya çalışıyor. bana çok samimiyetsizce geliyor: buna gerek olmadığını düşünüyorum. birazdan, o da anlayacak ve ikinci içkimi, onun yerine başkası getirecek.

işyerinden ayrılırken, kimseye bir şey söylemedim: sessizce kaçıp, herkesten habersiz, buraya geldim. yalnız kalmak istiyorum ve yalnız kalma’nın tadını çıkartmam gerek.

kitabımı ve not defterimi açıyorum önüme: okuduğum satırlar, beni anlatıyor gibi.. ya, tüm okuduklarımdan aynı sonucu çıkartmak istiyorum; ya da, ‘benim kafadakiler’i okuyorum son zamanlarda: o yüzden, böyle oluyor.

oturduğum masa, kapıya yakın: dışarısını net olarak izleyebiliyorum. kitaptaki cümleler üzerine düşünürken, dışarıya boş boş baktığımı fark ediyorum. içkimden aldığım ilk yudumla birlikte, gök gürültüsünü duyuyorum: birden, yağmur başlıyor ve yağmurun şiddeti, giderek artıyor.

bir öfke ile yağan yağmurdan kaçan, saçlarını henüz yaptırmış kızlar ve onlara katlanan erkekleri izliyorum: erkeklere, her zaman olduğu gibi, acıyorum.

iki kız, giriyor içeriye: biri, güzel; diğeri, onun peşinde dolaşan tuhaf bir şey. güzel kızların yanında, bir çirkin, muhakkak vardır: güzel olan, egosunu doyuruyor; çirkin de, sidik yarıştıramayacağı kadar güzel’in yanındayken, rahat görünüyor: güya, komplekssiz bir kız; kimi kandırıyor: aksine bu, onun çaresizliğini gösteriyor aslında. zaten, hep böyledir: arkadaş gruplarında, ‘güzel’ olarak biri seçilir; ego problemi olanlar, onunla artık sidik yarıştırmaz. üniversitede, sınıfın not ortalaması hesaplanırken, en yüksek not’un, ortalamaya dâhil edilmemesi gibi; onun güzelliğini kabullenen diğerleri de, sürekli birbirini kötüler.

bir şeyler oluyor, ben kitabımı okurken ve güzel olan kız, yalnız kalıyor. okuduklarımdan bir cümle ile söze girebilirim, tuvaletin yerini sorarım, kibrit isterim, vesaire. bir şeyler yaparım ve onunla konuşurum. dayanılmaz bir istek var içimde. şu cümleyi kuruyorum kız’a, çok basit: ‘siz buradayken, yalnız oturmak istemiyorum’

hoşuna gittiğini anlıyorum. ne derse desin: hoşuna gittiği, dudağının sağa doğru kaymasından belli. ‘peki’, diyor; yanındaki boş sandalyeyi, kibar bir el hareketiyle işaret ediyor ve ‘buyurun’ diye ekliyor. seviniyorum ama soğukkanlılığımı da korumaya çalışıyorum, koruyorum da. hemen, kendi masamdan içkimi ve diğer eşyamı alıyor, kızın gösterdiği sandalyeye oturuyorum

o anda, gözündeki lensleri fark ediyorum. lensleri hakkında iyi şeyler söylemek istemiyorum: kesinlikle yakışmamış. lens yakışan biri var mı ki, diye düşünüyorum: sanki, onun gözleriyle başkası bakıyor.

kafamda, konuyu değiştiriyorum: ne içtiğini soruyorum. kadınların içtikleri süslü ve tuhaf şeyler hakkında pek bir şey bilmiyorum. bir kadın için önemli olanın, her zaman makyaj olduğuna bir kez daha inanıyorum.

kızın hakkındaki giriş bilgilerini öğrendikten sonra, ikimiz de, bir müddet sessiz kalıyoruz. bu sırada, az önce okuduğum kitabı inceliyor. not defterimi de, tam açacakken, -kabalık yaptığını düşünüyor olacak ki- birden durup, yerine bırakıyor. açsaydı, kendimi tutamaz, bir lâf ederdim herhâlde, diye düşünüyorum. kitap ve yazarı hakkında hiçbir fikri olmadığını, bakışlarından anlıyorum.

sessizlik, çok da uzun sürmüyor: aynı anda, konuşmaya çalışıyoruz. gülüyor ve önce onun konuşmasını rica ediyorum. gündemle ilgili bir şey soruyor. hayır, bunu bana yapma, diyorum; ben, artık politika konuşmuyorum. kadınlarla eskiden de konuşmazdım zaten. başka şeylerden söz et bana: dinlediğin müzik meselâ, izlediğin bir film ya da izlemediğin.. herhangi bir şey konuş işte, yeter ki; ben dinlerim, konuşmasam da olur.

buraya girerken, aklımdan, güzel bir kız’la tanışmak ve sohbet etmek, elbette geçiyordu; ama siyaset konuşmak, asla değil. onda, beni çeken bir şeyler var ama bunun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. yeterince içmedim; içseydim, belki bunları sorgulamazdım: ikimiz de konuşurduk; anlatmak istediklerimizi anlatır, rahatlardık; ya da, başka şeyler yapardık ve hepsi bilinçsizce olurdu, güzel de olurdu.

ben, cevap vermediğim hâlde; o, konuşmaya başladı. inanılır gibi değil: yapacak onca şey varken; oturmuş, siyaset konuşuyoruz.

o, bir şeyler anlatırken, ben zizek’in söylediklerini düşünüyorum: “sorun şu ki: ne zaman politika konuşmaya başlasam, sahte bir şeymiş gibi geliyor. numara yaptığımdan ya da söylediklerimi aslında kastetmediğimden değil; ama kalbim, bunun içinde olmuyor.”

başımı sallayıp, onaylamalıyım her söylediğini. bir kadını, hele kendini politik sanan güzel bir kadını iknâ edecek gücüm de yok, isteğim de.. ne gözündeki lensler yüzünden, gözlerine bakmak istemediğimi söyleyebildim ona; ne de siyaset konuşmaktan nefret ettiğimi.. bu saatten sonra, yapabileceğim tek şey: seri olarak içmek ve onu dinliyor gibi gözükmek.

ne diye, bu kızın yanına gelip de oturdun öyleyse, diye soruyor ve yine kendim yanıtlıyorum: işte tam da bu yüzden, diyorum; tam da bu yüzden..

* picasso’nun bu sözünü, defterime -okuduğum kaynak itibariyle olacak ki- ingilizce olarak not etmişim: kendisinin, bu cümleyi hangi dilde kurduğunu bilmiyorum. türkçeye çevirmeye kalkışmadım. cö.